Ne yaşmış şu 65?

Sokağa çıkmayın..

Alışverişi siz yapmayın..

İnsanlara bir-iki metreden fazla yaklaşmayın..

Otobüse, vapura, metroya, tramvaya binmeyin..

Aman ha… Maazallah bulaşırsa, kurtuluşunuz yok. Ölüm kaçınılmaz!.

***

Acaba?

Kim koymuş bu sınırı?

Yani 64.5 olunca sokağa çık, 65 olunca “Evde Kal?”

64.5 olunca kurtuluş yüzde 90, 65 olunca ölüm yüzde 90..

Öyle mi?

***

Oysa; “gençlik” bir hayat devresi değil, bir akıl halidir.
Yıllar cildi buruşturabilir,
Ancak heyecanların bitişiyle ruh buruşur.
İnsan, kendine olan güveni kadar Genç,

Kuşkusu kadar Yaşlı,

Cesareti kadar Genç,
Korkuları kadar Yaşlı,

Umudu kadar Genç,
Bezginliği kadar Yaşlıdır..

***
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz,
İnsanları yaşlandıran ideallerinin bitmesidir.
Kalbi sevdikçe,
Neşe duydukça,
Güzellikleri fark ettikçe,
Beyni yeni şeyler keşfettikçe, herkes gençtir.
***

İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, oysa yaşamadıkça yaşlanırlar.
Unutmayın insan, yaşlı olmaya karar verdiği gün yaşlanır!.

***

Çok basit; girin Google’a ve yazın:

Kimler 40’ından 50’sinden sonra nasıl ünlü olmuş, popülerliğe ulaşmışlar?
Hadi, ben yardımcı olayım;
-Kristof Kolomb Amerika’yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmıştı.
-Pasteur 60’ında kuduz aşısını buldu.
-Mimar Sinan, Süleymaniye camisini bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye camisini tamamladığında ise 86 olmuştu.
-Galile, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.
-Şarlo, 76 yaşında film yönetmeniydi.
-Goethe, en büyük eseri Faust’u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti.
-Nobel ödüllü Alman Doktor Albert Schweitzer 88 yaşına rağmen Afrika hastanelerinde durmaksızın çalışarak ameliyat yapıyordu.
-Tolstoy 67 yaşında bisiklete binmeyi öğrendi!
-1994 yapımı Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption) filmiyle tanınan Morgan Freeman, 2005’te “Million Dollar Baby” ile yıllardır hayalini kurduğu Oscar’ı kucakladı.
-Dört defa İngiltere başbakanı seçilen Gladstone, İngiltere Başbakanlığı’na getirildiğinde yaşı; 83’tü!..

***

Neymiş?
60 yaşmış..
65 yaşmış..
Yaş 70’miş..
Geçiniz!
Her şey yürekte..
Bir de “Her şey beyinde biter..”
Bunu hiç unutmayın, olur mu?

***

Onun için;

Özellerinizi sahiplenin, sonuna kadar.
Kalplere dokunmaya devam.
İnsan biriktirin, sevginin/sevilmenin kıymetini bilin!.

***

“Dünya Şairi” Nâzım Hikmet’in 73 yıl önce yazdığı
“Yaşamaya Dair”indeki dizeler 60 yaşı, 65 yaşı, 70 yaşı, 75 yaşı, 80’leri, 90’ları o kadar güzel anlatır ki;

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanı ağır bastığından.”
***

Herkes 65 + yaştakilerle ilgili bir şeyler söylüyor, yazıyor, paylaşıyor.

Deniyor ki; Korona virüsü ile ilk kırımın olacağı yaş aralığı 65-80 arası olan nesil.

Peki kim bunlar?

1940 ile 1955 yılları arasında bu dünyaya merhaba demiş en genci 65, en delikanlısı 80 yaşında ve hala pek çoğu 18’lik ideallerinin peşinden koşan bir nesil..

Okulda ABD süt tozu içirilerek beslenmiş, bir garip nesil..

*

Hiçbirinin renkli çocukluk resmi olmamış..
Bazılarının ise hiç bebeklik çocukluk resmi olmamış..

*
Hiç biri kreş, dershane, özel okul görmemiş ama hepsi profesörlere ders verecek kadar bilgi sahibi olan bir tuhaf nesil..

*
Harp görmüş, darp görmüş..
Baskı, çatışma, görmüş..
En azı 5 ihtilal, 6 muhtıra, 7 post-modern darbeden sağ salim paçayı yırtmış..

*

En azı 10 ekonomik krizden nasibini almış..
Tecrübe abidesi yoklukla terbiye edilmiş, direnç abidesi bir nesil..
*

Bu nesil özel bir nesil, birbirini vatan için katletmiş..
Vurmuş, vurulmuş..
Dövmüş, dövülmüş..

*

68’liler de 78’liler de bu neslin deli tayları, bu neslin üretim harikası mı yoksa üretim hatası mı tartışılır ama bu neslin istisnasız tamamı karşılıksız hesapsız bu vatanı sevmiş..
*

1940 ve 1955 yılları arasında doğanlar gerçekten özel üretim, kardeşlik ve paylaşma duygusu zirve yapmış..

Çok kitap okumuş, en azı liseyi bitirmiş, hayatı yaşayarak öğrenmiş..
*

Bir çoğu okurken çalışarak okul harçlığını çıkarmıştır..
*

Ne ailesine ne devletine ekonomik yük olmamış, geneli bir baltaya sap olmuş ezilmiş ama ezik kalmamıştır..

*
Eğilmemiş, el etek öpmemiş, aç yatmış, kuyruğu dik tutmuş..

*
Kan kusmuş, kızılcık şerbeti içiyorum demiş; şahsına münhasır özel bir nesildir..

*
Görevini, sorumluluğunu bilen, onuru için bir pireye bir yorgan yakan, öfkeli hırçın bir acayip nesildir bu 1940 ile 1955 yılları arasında doğan dinazorlar..

*

Gençler.. İyi bakın, bunlar bu son kalan yumuşak gözüküp indiği yeri dağıtan bu neslin öfkesinden sakının..

Bunlar kimi sokakta oyun arkadaşım, kimi ilk okul arkadaşım..
Kimisi de ömrümüzü adadığımız bir ideal uğruna mücadele vermiş yol arkadaşlarım..
Sizin evinizde de bunlardan kalan varsa bunları korumaya alın..
Çünkü bunların nesilleri tükendi, üretimi sonlandı.

Neden bu nesil özel biliyor musunuz?
Bu neslin üzerinden silindir gibi devlet,
Dozer gibi dünya milletleri ezdi geçt.

Hayat bu nesli sınadı, öğüttü ama tüketemedi..

Bu çarktan kurtula bilen şükretmeyi, tevekkülü, sabırlı davranmayı yasamayı hayatta kalmayı bildi..

Bu nesil, ihanetin acısını, dost hançerinin sancısını, yoldaşlığı, arkadaşlığı, son lokmayı paylaşmayı, sadakati ve vefayı bildi.
Bu nesil, katı, aksi, deli, serttir.

Bir o kadarda merttir, hoş görülü ve merhametlidir.

Bu neslin yaşarken öğrendikleri bilgi ve kaybederken edindikleri tecrübe en büyük servetidir.

Yani bu 1940 ve 1955 yılları arasında doğan dinazorlar tam bir müzelik antika nesildir.

Onun için 1940 ile 1955, hatta 1960 yılları arasında doğmuş, hala inadına yaşayan, ana baba, amca, dayı, teyze, hala, yenge dede anneanne babaanne her neyiniz varsa değerini bilin!.

Çünkü bunlar elinizdeki son değerli hazinelerinizdir.

Oturun onlarla konuşun, dinleyin onlardan geçmişi öğrenin.

Sonra arar da bulamazsınız.

Çünkü onlar yakın tarihin son canlı kaynak kişileri, her biri iki ayaklı sözlü yakın tarih kitabıdır.

Benden söylemesi…
Gerisi size kalmış..

Almamak “Destek” Ama “Ötelemek?….”

Siyasetle işim olmadı, bu yaştan sonra da olmaz.

Çünkü iş insanı değilim ama profesyonel bir çalışan olarak geldim bu günlere.

Kısacası “tarafsız” ve “nötr” olmak zorundayım.

Medenice ve okumuş-görmüş-geçirmiş bir yurttaş olarak fikrimizi açıkca söylememiz gerektiğine inanıyorum.

Kırmadan, üzmeden, belden aşağı vurmadan.

***

Yaşadığımız dünyada zengin ve güçlü ülkelerle, zenginmiş gibi gözükmeye çalışan ülkeler arasında çok ciddi farklar var.

Güçlü olan ülkeler halkının cebine para koyabilecek kadar; vergi ve benzer mecburi ödemeleri 3 ay “ALMAMA” kararına varıncaya kadar ciddi önlemler alırken..

Zenginmiş gibi gözükenler ise “ÖTELEME” kararlarıyla bu yaşadığımız ciddi felaketi geçiştirmeye çalışıyorlar!.

Ancak; “ÖTELEME” demek, zamanı gelince borçlarımızın artması demek.

Bir ay içinde iki ödeme demek.

O nedenle bizde de olduğu gibi alınan ekonomik-sosyal karar ve yaptırımların bir destek olmadığını söylememiz gerekiyor.

Anlayamıyorum. Bir anlayanız varsa lütfen bana da anlatsın:

500 bin TL’ye kadar olan emlak alımlarında kredi desteğinin yüzde 10 daha artması mesela(!)

Ya da iç hat uçuşlarında KDV’nin yüzde 1’e inmesi(!)

Aslında sonradan gelmiş olan konaklama vergisinin kalkması (hele evde oturun dışarı çıkmayın diye de sürekli söylenen bir ortamda!!)

Soruyorum;

Bu desteklerin, çoğunluğu orta halli ve sabit gelirli olan benim, bizim gibi insanlara ne yararı var.

Söyler misiniz nasıl bir destektir bu?

Ciddiyim, anlayamadığım için bilen birileri varsa, öğrenmek istiyorum!!

***

Belediyeler ve özelleştirildikten sonra şirketler tarafından dağıtımı yapılan ve faturalandırılan su ve elektrik, doğalgaz parası 3 ay alınmasa; anlarım..

Bu bir destektir..

Hükümet ötelemek değil, 3 ay vergi almasa bu da bir destektir..

Çalışanların sigorta + muhtasar ve diğer tüm ödenmesi zorunlu olan giderleri 3 ay almayacağım dese, bu da bir destektir.

Kısacası…

ALMAMAK destektir..

Ama ÖTELEMEK; ancak çalışan bir düzende destek olabilir.

Sokağa çıkmayın + evinizde oturun + iş yerlerinizi kapatın diye ısrarla tavsiyede bulunulan bir ortamda, kimse kusura bakmasın ÖTELEMEK;

Bu ülkenin başta iş insanları, esnafı, tüccarı, çalışanları, şirketleri, fabrikaları, kısacası hepimiz için köstektir, “ekonomik kalkan” değil, tümüyle batışın ve iflasın başlangıcıdır.

***

Başta da söyledim.

Bu bir siyasi yazı değildir.

Bugün CHP’de iktidarda olsa, Millet İttifakı da ülkeyi yönetiyor olsa böyle yazardım.

Konu bu kadar net.
Ayrıca, birlik olalım yazıları, söylemleri çok hoş.

Zaten aksi yanlış.

Ancak birlik olalım derken yapılan eksiklikleri görmemezlikten gelmek, susmak da doğru değil.

***
Basit bir örnek; bir iş insanımız yakınıyor:

Adını da vereyim; Erdal Tütüncüoğlu..

Söylediği her şeye katılıyorum:

“Benim müşteri portföyüm neredeyse tamamı okul ve eğitim kurumları ve hepsi kapalı. Ama ben sıfır tahsilat ile senetlerimi, kiramı, personel maaşlarını, elektriği, suyu, interneti, telefonu vb nasıl ödeyeceğim?

Okullar kapalı ama bankalar açık!.

Öteleme olsa ne ye yarar, borç yükü daha da büyüyecek!.

Kredi vereceklerini farz edelim ki sicil affı yapılmadan sorarım kaç kişi faydalanacak?

Yani vurun abalıya durumu söz konusu şu an.

Evet şimdi destek zamanı bana gerçekten destek verecek birini arıyorum devlet yapmadığına göre?”

İşimiz zor..

Allah hepimizin yardımcısı olsun

Korona değil, cehalet öldürecek…

Eski Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ı suikast sonucunda öldüren adama hakim sorar:

“Sedat’ı neden öldürdün?”

Katil: “Çünkü laikti!.”

Hakim: “Laik ne demek?”

Katil : “Bilmiyorum!!!”

***

Mısırın ünlü edebiyat adamı rahmetli Necip Mahfuz’u öldürmeye çalışıp başarısız olan sanığa hakim sorar:

“Neden vurdun?”

Sanık : “Sokak çocuklarının hayalleri adlı kitabı yazdığı için..”

Hakim : “Peki sokak çocuklarının hayallerini okudun mu?”

Sanık: “Hayır!!!”

***

Hakim, yazar Faraç Foda’yı öldüren üç teröriste sorar:

“Neden Faraç Foda’ya suikast düzenleyip öldürdünüz?”

Suçlu: “Çünkü kafir!!!”

Hakim: “Onun kafir olduğunu nereden anladın?”

Suçlu: “Onun kitabından..”

Hakim : “Hangi kitabından anladın onun kafir olduğunu?”

Suçlu : “Ben okuma yazma bilmiyorum”

Hakim : “Nasıııll!!!”

Suçlu: “Ben okuma yazma bilmiyorum!!!”

Aslında tek suçlu var; cehalet!!!

***

Malum… Ülkemiz ve tüm dünya zor zamanlardan geçiyor. Umre’den dönen vatandaşlarımız karantinaya alındı, ama bundan pek hoşnut olmayanlar da vardı, gördük okuduk.

Utandık!

Umreden dönen bir yolcuya yerleştirildiği öğrenci yurdu “nasıl” diye sormuşlar.

Yolcu: “Ahır burası ahır” diyerek “karantina” mekanını beğenmediğini “karantinaya” alınmamak için kaçtığını söylemiş.

***

Karantina’ya alınan Umreciler karantina bölgesinde dışarı çıkmak için polislerin üzerine yürümüş Hatta içlerinden birisi engel olmaya çalışan polisin yüzüne tükürerek  ne demiş biliyor musunuz?

“Ben hastaysam, sen de hasta ol(!)” 

***

Takvimi biraz daha geri saralım. Geçtiğimiz haftalarda Cuma namazlarının topluca kılınmaması ile ilgili gerek sosyal medyada gerekse de farklı mecralarda uyarılar yapıldı.

Çünkü salgın bir hastalık süreci yaşanıyordu.

Onun için cemaat bir araya gelmemeli, olağanüstü koşullarda olağanüstü tedbirlere uymalıydı.

Bizimkiler ne yaptı?

Ya da cemaat ne dedi:

“Bunu isteyenler din düşmanıdır(!)”

***

Ya o sokak röportajları..

Bayan muhabir soruyor: Korkmuyor musunuz?

Adam: “Allah’ın verdiği canı Allah alır..”

***

Muhabir mikrofonu uzatıyor: Diyanet karar aldı ama siz hala namaz için camiye geliyorsunuz?

Cevap: “Diyanet’in kararını tanmayacağız; Allah’ın takdiri..”

***

Ve bir cenaze..

 Cenazenin içeriğine geçmeden önce Diyanet İşleri Başkanlığı’nın namazlarla ilgili tedbirlerini hatırlayalım isterseniz. Buna göre Cenaze namazları vakit namazlarından önce kılınacak, defin işlemleri kalabalık ortamlar oluşmadan gerçekleştirilecek, taziye evleri ve çadırları kurulmayacaktı. Buna rağmen o cenaze büyük bir kalabalıkla defnedildi. Bu kalabalığın içerisinde devlet görevlileri ve milletvekilleri bile vardı. Öyle ki Abdullah Ustaosmanoğlu’nun cenaze törenine katılan kimselerden bazılarının isimleri şöyleydi: İstanbul Müftüsü Mehmet Emin Maşalı, Din Hizmetleri Genel Müdürü Bünyamin Albayrak, AK Parti İstanbul Milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı, Fatih Belediye Başkanı Mehmet Ergün Turan, Bayrampaşa Belediye Başkanı Atila Aydıner…

***

Hepimizin din dâhil hayatta pek çok şeye inancı, ihtiyacı ve bağlılığı olabilir.

Lakin bu inançlarımız salgın dönemlerinde bile kaba bir taraftar ruhu ile sokaklarda dolaşmamalı, holiganlığa dönüştürülmemelidir.

***

Oysa İslam bilime-aydınlığa karşı bir din değildir.

Umrecilere,  namazı camide kılmak için ısrarcı olan cemaate hatırlatırım:

Hz. Muhammed Mustafa’nın “salgın hastalıklar ” konusundaki sünneti/tavsiyeleri apaçık ortadayken ne zaman unutuldu/unutturuldu da birileri inatla namazımızı Camii’de kılacağız diye gözünü karattı!

***

Bu arada Hz. Muhammed Mustafa’nın temizlik konusundaki hassasiyetini söylememe gerek var mı?

-Sanmam!

Ne demişti Hz. Nebi Muhammed Mustafa, “Temizlik imandandır.”

Ve…

Salgın hastalıklar konusunda Hz. Muhammed Mustafa’nın en bilinen sözlerinden biridir; “Eğer bir yerde salgın hastalık olduğunu duyduysanız oraya gitmeyin. Eğer salgın hastalığın olduğu yerdeyseniz oradan da dışarı çıkmayın” der.

Yani. Karantina!

Bu kadar açık ve nettir!

***

Bakınız… Hiçbir kutsal kitap böyle başlamaz!

-İlim, ilim, ilim…

Hz. Muhammed Mustafa ne demişti; “Ben ilmin şehriyim, Ali ise onun kapısıdır; öyleyse ilim isteyen kapıya gelsin…”

Ve…

Bu sadece dini bir ilim midir?

-Değildir!
Peki, İslâm bilime karşı mı?

Sahi, öyle midir?

-Değildir!

Hz. Muhammed Mustafa şöyle der; İlim Çin’de olsa dahi gidiniz onu alınız…”

Hatta.. Şunu da der, Hz. Muhammed Mustafa;

“İlim çöpün üzerinde olsa bile gidiniz onu alınız…”

***

Ya, İslâm dünyası hep bugün bizimkiler(!) gibi, cahil – cüheyla”mıydı?

-Değildi…

Cabir bin Hayyamları, Farabileri, Ömer Hayyamları, Hekim Razileri, El Cahizleri, İbni Sinaları…

Kimdi bunlar nereliydi?

Patagonyalı mı?

– Hepsi Müslüman âlimlerdi…

Özellikle dokuzuncu yüzyıl, “altın çağ”dı.

Tıp, Matematik, Kimya, Cebir…

İlk göz ameliyatları…

Dünyanın dört bir yanından İslam Dünyasına  ilim tahsil etmeye gelirlerdi!

Ya şimdi???

Kurtuluş ve çare yok; hepimize bulaşacak…

Niyetim asla panik yaratmak değil; ama bilin ki öyle ya da böyle bir gün hepimiz bu korona virüsü ile tanışacağız. Yani ben dahil hepimize bulaşacak.

Çare yok..

Kurtuluş yok!.

Durun canım, “bulaşacak” demek, “öleceğiz” anlamına gelmiyor.

Yapacağımız tek şey, alacağımız önlemlerle bu “buluşmayı” mümkün olduğu kadar ertelemek, geciktirmek ileri tarihlere atmak..

Ne kadar geç olursa o kadar iyi..

Çünkü “buluşma sürecini” geciktirmek, virüs tehlikesini o kadar hafif atlatmakla eşdeğer..

***

Çok okuyorum, “korona” nın görüldüğü ülkelerdeki yayınlar da dahil hepsini takip etsem de; uzman değilim. Doktor değilim.

2016 yılı sonunda kanser bulgusuyla üç yıllık mücadele sürecimde çok sayıda doktor arkadaş edindim.

Beni kanserden tamamen arındıran bu arkadaşlarla diyaloglarım devam ediyor.

Adını kullanmama izin vermediği için yazamıyorum ama, bana bir doktor (profesör) olarak gönderdiği bilgileri sizlerle paylaşmakta fayda görüyorum….
***

Sosyal medyayı kullanmam. Ama takip ederim.

Bu virüs yüzünden sana bir şeyler yazayım istedim çünkü neredeyse 15 Ocak’tan bu yana, yani 2 aydır bu hastalık üzerine bilimsel makaleler de dahil çok fazla okuma yaptım.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Bu virüsten kaçış yok arkadaşlar. İstisnasız hepimiz yakalanacağız.

Ama ne kadar geç yakalanırsak o kadar iyi, bunu en sonda açacağım.

Aynen grip virüsünde olduğu gibi önümüzdeki yıllar, on yıllar boyunca bu virüsle yaşamayı öğreneceğiz. Emin olun bu kesin.

Şu an alınan karantina, tatil, izin vb önlemlerinin tamamı virüsün yayılma hızını yavaşlatıp, sağlık sektörünün çökmemesini sağlamak üzere alınıyor.

Çok hızlı yayılımda hastanelerin yoğun bakım üniteleri çıkmaza giriyor ve bila mecbur İtalya örneğinde olduğu gibi hangi hastanın yaşayacağına, hangisinin öleceğine karar verilmesi gereken berbat bir durum ortaya çıkıyor.

***

Virüs dediğimiz şeyler aslında öldürücü, şeytani birer düşman değiller. Onlar da aynen bizim gibi üzerinde konuşlandıkları alan sayesinde yaşayan canlılar.

Zaten genelde hayvanlardan bize geçiyorlar ve evet, hayvanları genelde öldürmüyorlar. Çünkü kendileri de yaşamak için üzerinde yaşadıkları canlılara muhtaçlar. Yüzyıllardır hayvanlarla beraber yaşamaya alışmışlar.
Peki biz neden ölüyoruz?

Çünkü birbirimizi tanımıyoruz. Virüs kendini hala hayvan vücudunda zannediyor. Yeni yerleştiği konağın şartlarını henüz bilmiyor. Belli bir süre geçtikten sonra hem bizler onlara bağışıklık kazanacağız hem de onlar kendi sonsuz yaşamları için mutasyona uğrayacaklar.

Böylece beraber yaşamaya alışacağız.

***

Aranızda “herpes labialis” adlı virüsü duyan oldu mu hiç?

Duymadınız ama kendisi dünyanın en yaygın virüslerinden birisi ve bir kere vücudumuza girdikten sonra biz ölene kadar vücuttan atılamıyor.

Peki ne yapıyor bu virüs?

Dudağınızda uçuk çıkarıyor. O kadar işte.

Bizi öldürmüyor çünkü biz ölürsek kendisi de yaşayamıyor.
Grip virüsü de hemen hemen öyle. Öldürücülük oranı Yüzde 0.1 civarı ve genelde zaten vücudunda kronik sorun olanları öldürüyor.

Her sene ve her sene dünyada yarım milyar insan grip virüsüne yakalanıyor. Bu şekilde birlikte yaşamaya alıştığımız tonla virüs var.

Korona virüsler (sars, mers vb) ile de yaşamaya alışacağız (tabii mers ile belki 1000 yıl sonra).
***

Sadede gelirsem, dediğim gibi hepimiz bu virüse yakalanacağız. Hatta belki birçoğumuz yakalandı bile ama fark etmedi. Ve hatta hastalığı da atlattı.

Vücudu virüsle yaşamaya çoktan alıştı ya da virüs o vücutta yaşayamadı ve başka konaklara geçti.

Bu konuda en güzel örnek Diamond Princess gemisi. Gemideki 3700 kişinin 700’ünde test pozitif çıkmış. Ama bu 700 kişinin 350’si hastalığı hissetmemiş bile. Ve hala da çok sağlıklılar. Yatak döşek yatmıyorlar. Ki yaş ortalamaları da baya yüksek.
Peki neden böyle?

Çünkü o 350 kişinin bağışıklık sistemi çok güçlü. Yani bu hastalıkta en önemli şey bağışıklık sistemi. Aramızda bağışıklığı iyi olanlar, spor yapanlar, doğru besinleri alanlar, sigara içmeyenler vb. bu hastalığı belki hissetmeyecek bile. Belki hafif bir grip gibi atlatıp hayatlarına devam edecekler.

***

Ne yapmak gerekiyor?

Öncelik vücut direnci.

Spor ve hareket. Sonrası beslenme.

Özellikle meyve sebzeler ile daha spesifik şeyler, mesela sarımsak, yoğurt, kefir, yeşil çay vb.

Sonrası ise besin takviyeleri. Özellikle C vitamini, çinko, beta glukanlar (1.3 ve 1.6) ve kara mürver ekstresi.

Meyve sebzeler ve takviyeler eğer kendinize de dikkat ederseniz bu kışı atlatmanızı sağlayabilir.

Çünkü bağışıklık sistemini çok dirençli hale getiriyorlar.

***

Dediğim gibi, bu virüsle yaşamaya alışın. Önümüzdeki yıllarda, hatta belki aylar ya da haftalarda mutasyona da uğrayacak, ya daha ölümcül olacak, -ki kendi de kaybeder, bu yüzden bunu düşük olasılık görüyorum- ya da o da bizimle yaşamayı öğrenecek.

Aşısı bulunsa bile mutasyona her uğradığında aşı işlevini kaybedecek.

Grip aşıları da öyledir. Sizi sadece geçmiş senelerin grip virüslerinden korur. Yenilerinden değil. Yani tam koruma sağlamaz. Tam koruma her zaman için bağışıklık sisteminizdir.

***

Dediğim gibi virüsün canlılığını devam ettirebilmesi için bulunduğu konağı öldürmemesi ve başka konaklara geçebilmesi gerekiyor. Bunun için de mecburen mutasyona uğramak zorunda.

Mutasyon dediğimiz şey ise nesille alakalı ve virüsler çok hızlı üreyip öldükleri için bizler de yıllar alan nesil değişimi onlarda saatler alabiliyor. Bu sayede çok hızlı mutasyon geçiriyorlar. Ve büyük bir olasılık süre geçtikçe virüs bulaştığı kişiyi öldürmeyecek şekilde mutasyon geçirecek.

Yani bu virüsü ne kadar geç kaparsanız tehlikesi o kadar az olacak.
***
Evet, hepimize uğrayacak bu virüs ama ne kadar geç uğrarsa o denli şanslı olacağız.

Bu yüzden olabildiğince evden çıkmamak, hijyene dikkat etmek, gerekli şekilde beslenmek, hareket etmek ve gerekli takviyeleri almak gerekiyor.

Bunları yapanlar emin olun hepimizden uzun yaşayacak.
Özetle..
1- Kendinizi karantinaya alın. Virüsle en geç temas edenler en şanslı olacak
2- Hijyen. Olabildiğince temizliğe dikkat edin.
3- Meyve sebze yiyin.
4- Bağışıklığa iyi gelen sarımsak, kefir, yoğurt gibi besinler tüketin.
5- Bağışıklığa çok iyi gelen besin takviyeleri ve vitaminler alın. Örnek: beta glukanlar, C vitamini, çinko, kara mürver ekstresi vb.
6- Hareket edin ve evinizde spor yapın.
7- Sigarayı bırakın.
8- Bol su için..

***

Teşekkürler dostum..

Teşekkürler hocam..

Mustafa Kemal’i sevmeyenler hiç düşündünüz mü?..

Çanakkale Türklüğün yeniden var oluş destanıdır.

18 Mart bize çok şeyler öğretti.

En başta;

Ne kadar Türk,

Ne kadar Müslüman,

Ne kadar insan olduğumuzu öğretti.

Yetmedi;

Çanakkale’nin bir destan olduğunu, destanların nasıl yazıldığını ve bize Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığını öğretti.

***

18 Mart 1915 tarihi Türk’ün yeniden dirilişidir.

Bu tarih, defnedilmek istenilen ve “Hasta Adam” olarak tabir edilen bir milletin yeniden can bulması, yeniden diriliş tarihidir.

İngiltere Başbakanı Winston Churchill kendisine yöneltilen “Çanakkale’yi geçebilecek misiniz?” sorusuna verdiği cevapta…

“Beş dakikada Çanakkale’yi geçer, beş çayını da İstanbul’da içeriz” diyerek Türk milletinin o tarihteki güç ve kuvvetinin ne kadar zayıf olduğunu anlatmaya çalışmıştır,

***

Çanakkale elinde tüfeği, tüfeğinde mermisi olmayan, ancak yüreğinde vatan ve millet sevgisi yanan bir neslin yedi düvele verdiği insanlık dersidir.

Bu ders sonucu “Beş dakikada Çanakkale’yi geçer, beş çayını da İstanbul’da içeriz” diyen Winston Churchill Türk Milletinin yüceliğini ve yenilmezliğini gördükten sonra;

“Biz, Çanakkale’de Türklerle değil, Tanrı ile savaştık” diyerek Çanakkale’de aldığı dersi tarihin altın sayfalarına yazdırmak zorunda kalacaktır.

***

Winston Churchill’in aldığı bu dersten insanlık adına, hürriyet adına, demokrasi adına mangalda kül bırakmayan Avrupalıların da ders alması gerekir ama, onların çıkarları bütün değerlerin üzerinde olduğundan böyle bir olguyu göremezler.

Çünkü onlar insanlıktan, hak ve hukuktan bihaberdirler.

Onlar sadece istila eder, işgal ederler.

Demokrasi götürüyoruz palavraları ile bütün haklara tecavüz ederler. Çanakkale Zaferi bize “Gavurun ayak bastığı her yerde kan fışkırdığını” öğretmiştir.

Her zaman ve her zeminde bu gerçeği unutmamak lazımdır.

***

Avrupalıyı böyle özetledikten sonra gelelim Müslüman ülkelerine.

Arapların bizleri arkamızdan vurmasını bir tarafa bırakırsak onları en iyi Ömer Hayyam tarif etmektedir. Ömer hayam bir rubaisinde der ki!.

Bir elde kadeh, bir elde Kur’an

Bir işimiz helal, bir işimiz haram.

Şu yarım yamalak dünyada

Ne tam kâfiriz ne tam Müslüman.

Bu tanımdan sonra dönüp; bir- bir İslam ülkelerine bakalım.

Acaba, kaç ülke kendi ayakları üzerinde insan gibi yaşamasını biliyor?

Hiç bakmayın göremezsiniz!..

Hepsi biri birini boğazlamakla meşgul,

Tetiği çeken de “Allahuekber” diyor, mermiyi yiyen de..

Öldüren de “Allahuekber” diyor ölen de..

Köle ruhlu toplumlardır bunlar.

Ayaklarının üzerinde duramazlar.

İlle ki birilerinin boyunduruğu altında yaşamaya alışkındırlar.

Bu yüzden Ortadoğu coğrafyasında bu ülkelerin hiç birisi Atatürk’ü sevmezler çünkü onların tarihlerinde hiç biri zaman bir Atatürk gelmemiştir gelmez de..

Saddam’a tapan Irak halkı Amerika’nın attığı kementle Saddam’ın heykelini yıktıklarında attıkları sevinç çığlıkları o toplumun ne kadar dengesiz, ne kadar cahil ve ne kadar kör ve nankör olduklarını göstermiyor muydu?.

Bu sadece bir örnektir.

Suriye’ye baktığımızda tarihin tekerrürden ibaret olduğunu görebiliyoruz.

***

Gelelim 18 Mart’a…

Yazımın girişinde de değindim; 18 Mart sadece vatanımızın kurtuluşu ile sınırlı değildir. 18 Mart aynı zamanda arımızın, namusumuzun, gönderde dalgalanan bayrağımızın, minarelerde okuduğumuz ezanların kurtuluşudur.

Çünkü hürriyeti olmayan milletlerin inançlarını yaşamaları mümkün değildir.

Eğer ki 18 Martta Çanakkale geçilseydi bu gün ay-yıldızlı bayrağımız olmazdı gönderde..

Çan çalardı minarelerde..

Ayşe’nin adı Suzi, Hasan’ın adı Hans olurdu!

Ne hürriyetimiz ne istiklalimiz olurdu!!!

Bize hürriyet ve istiklalimizi sağlayan o büyük lider Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının, “Ben sizlere ölmeyi emrediyorum” emrine tereddütsüz itaat eden tüm kınalı kuzuların ruhları şad, mekânları cennet olsun.

Onlara minnettarız.

Kafalarımız iyice karışık ama.. Korona’nın tek ilacı!..

Yazmayacağım demiştim ama olmuyor işte..

O zaman Pazar günü verdiğim “asla yazmayacağım” sözümü, “mecbur kalmadıkça” olarak değiştiriyorum.
Dostlar…

Felaket tellallığı yapmayacağım.

Doktor ya da uzmanı olmadığım için koronavirüsü ile ilgili ahkam da kesmeyeceğim..

Biraz daha farklı açıdan bakmaya çalışacağım.

Çünkü adının başına Dr. koyandan tutun da bilmem ne üniversitesinin, bilmem ne bilim dalı uzmanına kadar herkes bir şeyler söylüyor, paylaşıyor.

Paylaşılan kişi başkalarıyla ve yakınlarıyla paylaşıyor, onun paylaştığını paylaştığı kişiler paylaşıyor..

Zincir uzadıkça uzuyor!..

Tam bir kargaşa ve bilgi kirliliği..

Çünkü birinin “ak” dediğine..

Yok canım o yanlış diye “kara” diyor..

Şehir efsanesine dönüşen söylentiler de işin promosyonu!!!

“Şu hastanede çalışan hemşire arkadaşım anlattı” diye başlıyor; insanın tüylerini diken diken eden ya da “panik atak” yaratan “korku filmlerini” anımsatıcı söylemlerle kafamız daha da karışıyor!!!

***

Bu virüse, salgına farklı bakacağım demiştim ya, okuduğum binlerce ilgili, bilgi-araştırma-anlatım-sesli mesajlar sonrası işte o “farklı bakış” ya da “farklı bakma” zamanının geldiğine inanıyorum.

Korona’nın ilacı yok..

Aşısı yok..

Belli bir tedavi ile iyileştirilmesi yok..

Kurtuluşun tek yolu; basit yaşamak!.

Çünkü böyle bir yaşam tarzını özellikle biz metropollerde yaşayanlar unuttuk.

Tüm bu karmaşık evrenin altında aslında birkaç matematiksel yasa ve bir düzen var..

Evren döngüleri dışına çıkan sistemleri, çekiciler( attractor) aracılığı ile dengeye getiriyor..

Bu, gezegen yörüngeleri için de geçerli, doğadaki hayvan popülasyonları için de..

Her şeyi bırakın ve vücudunuzun dengelerine bir bakın..

Evren, gelişmiş bilgisayarlarınız var diye, akıllı evleriniz, telefonlarınız var diye, kıtalar arası füzeler atabiliyorsunuz diye, sizi, diğer canlı formlarından ayrı bir yere koymaz..

Robotik cerrahiyle safra kesesi alırsınız, olağanüstü cerrahi yöntemler geliştirirsiniz, epidural anesteziyle ağrısız doğum yaptırırsınız ve bunlarla büyük gurur duyarsınız, ayaklarınız yerden kesilir..

Fakat gün gelir insanlık tarihinin en eski sağlık sorunu tüm sisteminizi paramparça eder..
***
Starbucks’tan kahve içmeden kendine gelemeyenler..

Tuzu dirsekten sektirip ekiyor diye 300 lira hesap ödeyenler..

Kinoa tohumlu ekmek, argan yağı, çörek otu özü, ejder meyvesi peşinde koşanlar..

Bir virüs gelir, hepimizi tarım toplumuna geçtiğimiz çağlara geri döndürür..

Marketten un, bulgur, makarna yağmalarsınız!.
3 bin liralık parfümüyle caka satan bizler..

Çare, Tariş, Pe-Re-Ja, Selin, Eyüp Sabri Tuncer kolonyasıdır..

***

Gizli servisleriniz, bilgi birikiminiz, milimetrik hedef vuran silahlarınız vardır..

Ülkeleri karıştırır, savaşlar çıkarır, dünyaya hükmettiğinizi sanırsınız..

Amaaaaa, bir virüs gelir tüm ticaret ağınız çöker, petrol fiyatlarınız düşer, evinizden dışarı çıkamaz hale gelirsiniz..

Sanal imparatorluğunuz başınıza yıkılır!!!

Milyarlık evlerimiz, yatlarımız vardır..

Bir tsunamiye, depreme bakar!!!

Aslında evrenin tüm bilgeliği bir tohumun içinde gizlidir.

Ve o tohum her baharda açıp gizi dışarı vurur..

Tabii görebiliyor ve farkındaysak.

***

İnsan olarak farklı olmanın gereği, paylaşmaktır, sohbettir, affetmektir, sevgidir, saygıdır, doğayla uyumlu olmaktır..

Yoksa o evren zaten bizi böyle hizaya getirir..
Ve sanırım insanoğlu olarak tekrardan basit yaşamayı öğrenmemiz ve hayata geçirmemiz gerekecek..

***
Aygün Cevizci arkadaşımız bu konuda çok güzel bir paylaşımda bulunmuş. Yorumu şöyle:

Basit yaşamayı öğrenmek gerek!
Ağaç kendisi için meyve yapmaz!
Doğada görülen her şey kendisi yararına iş görmez!
Bizler de aynı bilinç için yaratıldık, ama bize artı lütuf olarak verilen “irade etme sıfatını” bencilliği ve egoyu tercih etmek için  kullanınca sonuç bu..

Basit yaşama dönersek, sanki virüsü de kendimizden uzak tutarız diye düşünüyorum.

Denemekte fayda var!!!

Lüksemburg başardı, İzmir de başarabilir

Ne trafik sıkışıklığı kalır ne de insanı canından bezdiren uzun ve adım adım ilerleyen araç kuyrukları..

Nasıl mı?

Toplu taşımayı; yani otobüsü-tramvayı-metroyu-vapurları “ücretsiz” yaparak..

Ciddi olamazsın dediğinizi duyar gibiyim.

Ama ciddiyim..

Peki gerçekten katkı sağlar mı?

Evet..

Ve bu benim İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’e önerimdir.

Çünkü;

Çağımız kent yaşamının en ciddi sorunlarından biri trafik yoğunluğudur.

Nitekim, son yıllarda hiç olmadığı kadar kırsaldan kentlere göç yaşanmasıyla, bazı ülkelerdeki mega kentlerin nüfusu 20 milyonu aşan seviyelere çıkmıştır.

Milyonların yaşadığı Tokyo, Pekin, Yeni Delhi, Mumbai, İstanbul, Londra, New York, Meksiko City bunlara örnek kentlerdir.

İzmir bile yerleşik ve günü birlik ziyaretçileriyle birlikte 5 milyon nüfusa ulaşmıştır. Bu nedenle de sabah işe gidiş ve akşam eve dönüş saatleri hepimiz için bir kabustur.

Yaşadığımız sorunlar sonucu oluşan stres ise işin cabasıdır!.

***

Ülkemizde toplamda 2020 yılı itibarı ile 23 milyon 245 bin 409 araç var. Ve ortalama her ay 85-95 bin arası araç trafiğe giriş yapıyor. İzmir’de ise toplam araç sayısı 1 milyon 600 bin civarında.

Buna bir de göçlerle artan nüfusu ekleyin; yollar aynı, genişlikleri aynı; peki bu sıcağa buz dayanır mı?

***
Lüksemburg, bunun çaresini buldu. Yaz aylarından itibaren, dünyada toplu taşıma araçlarının tamamen ücretsiz olduğu ilk ülke unvanı ile anılacak.

Lüksemburg’da tren, tramvay ve otobüsler bedava yolcu taşıyacak.

Lüksemburg çok küçük bir ülke diyebilirsiniz; haklısınız..

Ülkenin nüfusu 600 bin’in biraz üzerinde ama nüfusu gibi toprakları da küçük!.

Sadece 2 bin 586 kilometrekare..

Nüfusun yaklaşık 6’da biri, ülkeyle aynı ismi taşıyan  başkent  Lüksemburg’da yaşıyor.

Ancak 110 bin nüfuslu başkente, çevre kasaba ve köylerde yaşayanlar ile komşu ülkelerden her gün yaklaşık 400 bin kişi geliyor.

Fransa, Belçika ve Almanya’dan günlük yaklaşık 200 bin kişi çalışmak için Lüksemburg’a geçiyor.

Bu da, başkent ve çevresinde günün her saati dolaşımda olan turistlerle birlikte bir milyona yakın insan ciddi trafik sorununa yol açıyor.

Ülkede Xaviet Bettel başkanlığındaki yeni koalisyon hükümeti, hem trafik sorununa çözüm bulmak hem de çevre kirliliğini azaltmak için, toplu taşımaya ağırlık verilmesi, sonucunda da ülkedeki tüm toplu taşıma araçlarının ücretsiz yolcu taşıması kararını aldı.

2020 yazından itibaren Lüksemburg, dünyada toplu taşımanın tamamen ücretsiz olduğu ilk ülke unvanını alacak.

Bir bilgi vereyim; Lüksemburg’da zaten 20 yaş ve altındakiler için halen toplu taşıma araçlarında ücret alınmıyor.

Geri kalan halk ve turistler ise 2 saat sınırsız toplu taşıma yolculuğu için toplam 2 Euro ödüyor.

***

İzmir’de iyi düşünülüp, planlanarak Lüksemburg formülünü hayata geçirebilir.

İzmir’in yüzölçümü 11 bin 891 kilometre-kare.  Lüksemburg’un neredeyse 4 misli daha büyük.

Ancak İzmir’in metropol nüfusu ve yüzölçümü o kadar büyük değil. Güzelbahçe, Urla’dan başlayıp, güneyde Menderes, Batı’da Bornova, Kuzey’de Karşıyaka-Çiğli dediğinizde toplu taşıma yaptığınız alan yaklaşık bin 500 metrekare civarında.

Uygulama “pilot” olarak bu bölgelerde yani “metropol”de denenebilir.

O da olmadı, “Ücretsiz toplu taşıma, gün içinde farklı saatlerde uygulanabilir”

***

Trafiğin en yoğun olduğu ya da sıkıştığı süreç sabah işe gitme ve akşam iş dönüşü saatleridir. Bu aralıklarda toplu taşıma araçları ücretsiz olabilir. Bu durumda çoğu insan tek tek araçlarına binmek yerine toplu taşıma araçlarını kullanabilir.

Ayrıca bazı kurumların çalışma saatlerinde esneklik yaratılabilir. Örneğin okul saatlerinin yarım saat erken veya geç
başlatılması ile önemli derecede trafikte rahatlama yaratılabilir.
600 bin nüfuslu Lüksemburg bunu yapabiliyorsa, biz de yapabiliriz.

Bence trafik sorununu çözmek için alınan bu karar çok yaratıcı bir yaklaşım.

Ve, Avrupa Birliği (AB) içinde kişi başına en fazla otomobilin düştüğü Lüksemburg, artan nüfus ve motorlu araç sayısının yarattığı sorunları önlemek amacıyla aldığı ücretsiz toplu taşıma kararıyla yeni bir “çığır” açacaktır diye düşünüyorum.

***

Karşı çıkanlar olacak; “Yahu zaten İzmir Büyükşehir Belediyesi;  karada-denizde toplu taşımada büyük zarar ediyor. Böyle bir uygulama bizi batırır” diyenler feryat-figan edeceklerdir.

Bırakalım etsinler..
Lüksemburg Mars’ta ya da Ay’da bir ülke değil ki?

Aynı dünyada yaşıyoruz.

Orada da bizim gibi insanlar işe gidip geliyor.

Orada da insanlar tekil araçla trafiğe çıkıyorlar.

Orada da trafik sıkışıklığı var.

Orada da toplu taşıma araçlarında akaryakıt tüketiliyor, şoför çalıştırılıyor..

O zaman???

***

Uzatmayacağım..

Bakın beyler; bizim gibi geçmişte öngörü ile planlaması yapılmamış ve artan araç sayısı sonucu sabah-akşam ciddi trafik sorunu yaşayan ülkeler için toplu taşımanın ücretsiz olması son derece önemlidir.

Kent merkezlerine giden sürücülerin araçlarını park edecek yer bulamaması, ara sokaklardan araçlarla geçilememesi sorunu günden güne artmaktadır.
Gelin, deneme amaçlı önce tüm öğrencilerin üniversite dahil ve öğretim elemanları ve de çalışanları için toplu taşımayı belirli saatlerde ücretsiz yaparak kolları sıvayalım.

Bir görelim..

Çünkü, sağlıklı bir gelecek için, insanın çalışma verimliliği ve mutluluğu için, toplu taşıma planlaması önemli bir olaydır.

Her sabah işe giderken ve her akşam iş dönüşü karşılaştığımız trafik sorunu sağlam bir planlama ve zaman ayarlaması yapılarak örneğin toplu taşıma araçlarının ücretsiz olması ile çok önemli maddi ve ekolojik kazanım sağlayacaktır.

İnanın bana, toplu taşıma ile edinilecek maddi kazanımın, şu an yapılan harcamalardan daha fazla olacağını düşünüyorum.

Ne diyeyim ki; Lüksemburg’daki uygulamanın darısı başımıza diyelim ve noktayı koyalım..

“Şehadeti göze alamayan “go.oş”lar..”

İster, “İçindeki  Zehir’i kusmuş”;  isterseniz, güya ilahi metinlere bağlı olması gereken bir insanın zihniyeti(!) deyin..

Gerçek şu ki, suçlu olan O değil, onu yetiştiren-okutan ve “imam” olarak atayanlardır..

Yer Manisa-Alaşehir.. Delemenler Mahallesi Güzle Camii.. Ve imam A.M.Ö..

Sosyal medyadan şehitlerle ilgili yapılan bir paylaşımın altına yazdığı yorum “tüyler ürpertici” kadar vahim. Üstelik imamın,  asker ve polislerimizi hedef alması daha da ürpertici.

Resmen; kanlı-bıçaklı olduğunuz düşmanınız için bile ağza alınmayacak kadar ağır hakaretlerle dolu!.

***

Ey İmam Efendi..

Sen bunları, üstelik Allah’ın Evi olarak kabul edilen camii de görevliyken nasıl söyler, nasıl sosyal medyada paylaşırsın?

Hiç kalıbına, kılığına, görevine, sana yakışıyor mu?

***

Bu kadar büyütülecek ne demiş ki diye merak ediyorsunuz değil mi?

İmam A.M.Ö, şehitlerimiz ile ilgili yapılan paylaşımın altına yaptığı ilk yorumunda şöyle diyor:

-“Asker veya polis olun diye kimse kafanıza silah dayamıyor. Şehadeti göze alamayan “go.oş” anasının dibinden ayrılmasın. Bırakın ucuz ajitasyonları..”

Bir vatandaş yanıt veriyor:

-“Kimse zorlamıyor. Ama kimi sevdasından, kimi çaresizlikten gidiyor hocam, bunu hepimiz çok iyi biliyoruz..”

O imam bu yoruma anında cevap veriyor:

-“Çaresizlik bir mazeret olamaz. Rızk sadece askeriye ve polislikte değil. Maaşın cazibesine kapılıp asker veya polis olmayacaksın. Din, vatan, millet sevdan yoksa bu mesleği seçmeyeceksin. Para için seçtiysen zırlamayacaksın. Devletin şehit ve gazilere gösterdiği ayrıcalığı başka devletler göstermiyor..”

Yani, İmam Efendi şunu söylemek istiyor:

“Askerlik yan gelip yatma değildir; şehitlik ve gazilik adeta sektör oldu!.”

***

Sonuç; Kıyamet koptu. İmam Efendinin asker ve polisimize yönelik hakaret içeren paylaşımlarına vatandaş en sert yanıtları verdi.

Vermeliydi de..

Sonrasında Alaşehir Emniyet Müdürlüğü İmam Efendiyi gözaltına aldı. Savcılık ifadesini aldı. Serbest bırakıldı, elini-kolunu sallayarak İmamlık görevine döndü.

***

Manisa eski milletvekili ve aynı zamanda asker emeklisi olan Tevfik Diker 34 şehidin verildiği bir dönemde askere terbiyesizce böyle yaklaşan İmam’ın paylaşımlarına farklı bir yaklaşımda bulundu.

Ki, son derece haklıydı..

Şöyle bir açıklama yaptı:

“Türkiye Cumhuriyeti askerinin aynı zamanda yasalara göre Başkomutanı Recep Tayyip Erdoğan, başkanları ise Milli Savunma Bakanı, Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarıdır.

Askerimize hakaret eden imam A.M.Ö aynı zamanda bu kişilere de hakaret etmiş olmaktadır.

Böylesine aşağılayıcı hakaretlere rağmen salıverilmesi, bir asker olarak beni rahatsız etti. Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a bir mesaj atarak bilgilendirdim. Umarım en kısa zamanda gereken yapılır.”

İnşallah!..