Kutsal emanet için Ayağa kalk Türkiyem..

Unutmayın; 23 Nisan akşamı saat 21.00’de hepimiz balkonlardayız..

O büyük insan; Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti gençliğe emanet ederken, TBMM’ni başka kimseye armağan etmemiş olabilir mi?
“Armağan” dediğimiz şey;

Sahip çıkılması, kaybedilmemesi, korunması, başkasına verilmemesi gereken hediye demek olduğuna göre; Meclis’in açılışı çocuklara armağan edilmişse, bunun asıl anlamı emanet edilmiş olmasıdır.
Çünkü, burada sözü edilen “armağan”; aynı zamanda “emanet” demektir.
Ancak gelin görün ki biz bu tarihi günü sadece bir şenlik, bir bayram, bir
kutlama vesilesi olarak biliyor, algılıyoruz.

Ruhundan, taşıdığı derin anlamdan maalesef haberimiz yok.

***

Neden böyle?
Zira o büyük  insana göre “çocuk”larımızın değerinin, ne anlama geldiğinin, ondaki çocuk imgesinin, algısının, yeterince farkında değiliz.
“Atatürk çocukları çok severmiş de ondan armağan etmiş” demekten başka bir şey bilmiyoruz.
O nedenle, tıpkı çocuklarımızın zekâ, yetenek, hayal ve kişiliklerinin ne denli güçlü olduğunun yeterince farkında olamadığımız gibi, 23 Nisan’ın taşıdığı anlamın da yeterince farkında değiliz.
Oysa 23 Nisan ne sadece bir bayramdır, ne de bir şenlik.

***

23 Nisan, çocuğa duyulan sevgiden çok; ona verilmesi gereken değeri işaret eder.

Zira o büyük insan; Mustafa Kemal Atatürk için çocuk; bir cumhurbaşkanıyla bir kralın bulunduğu masaya alınıp kulak verilecek kadar yüksek bir değerdir.

Bizce biraz da bunu anlamamız için emanet edilmiştir 23 Nisan çocuklara…

Burada çocuğa verilen olağanüstü değerin yanı sıra milli ve siyasi bir amaç da aramak gerekir.

Nitekim 23 Nisan’ın aynı zamanda Milli Egemenlik Bayramı oluşu bunun kanıtıdır.
Bunu çocuklarımıza anlatmanın,  onları ne denli gururlandırabileceğini, kendilerine olan güveni ne denli artırabileceğini bir düşünsenize…

***

Toplum olarak görevimiz; 23 Nisan’ın sadece bir bayram, eğlence, tatil günü olmadığını,

Bu önemli günün Türk Ulusunun ve Türkiye Cumhuriyeti Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün, geleceğimiz olan çocuklara, dünya var olduğu sürece yaşatmaları korumaları, kollamaları için teslim edilen kutsal bir emanet olduğunu,

ANLATMAKTIR..

***

Milli bağımsızlık iradesiyle kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 100’üncü Yıl Dönümünü kutlayacağımız bugünler milletçe birbirimize sarılmaya en fazla ihtiyaç duyduğumuz günlerdir.

Ama bunu Covid-19 salgını nedeniyle ancak “gönül bağı” ile yapabileceğiz.

Nasıl mı?

23 Nisan günü (yarın) saat 21.00’de, ellerimizde bayraklarımızla, evlerimizin

balkonlarından tek bir ağızdan, İstiklal Marşımızı söyleyerek tabi ki?

Hem de inadına..

Ekrem Oran “Ham yaptırmam”

Yerel seçimlerden önce çok yazmıştım. Ekrem Oran Çeşme’de başkanlık yapacak bir isim değil diye.

Zaten İYİ Parti ve HDP oylarını çıkarın aldığı oyu görürsünüz. Yaklaşık yüzde 38 civarında. CHP’nin Çeşme’de aldığı en düşük oy oranı.

Biliyorsunuz Ekrem Oran son günlerde gündeme “Yeni Çeşme” projesi ile geliyor. Bir tutturmuş “Çeşme’yi Ham Yaptırmam”

Kimsenin Çeşme’yi ham yapma gibi bir uğraşı yok.

Projenin yüzde 97’si kamu alanına oturuyor.

İşlenen araziler kamulaştırma kapsamından çıkarıldı.

Özel şahıslardan kamulaştırılacak arazi yaklaşık “binde 3 civarında” ve birçok yerde “yüzde 18” uygulaması yapılacak.

Yani ortada pek ham yapılacak arazi görülmüyor.

Turizm Bakanı Mehmet Ersoy çok açık ve net bir şekilde altını çizerek bir söylemde bulunuyor. “Bu projede tüm kesimlerin ortak görüşünü alıyoruz. Her fikre saygılıyız. Yanlış yapıldığını anladığımız zaman derhal doğruları yerine koyuyoruz.”

Bakan Ersoy dün de İzmir’de önce tüm sivil toplum örgütleri, odaları ve turizmcileri bilgilendirdi. Ardından basın temsilcileri ile yemekli bir toplantı yaparak tüm sorulara açık ve net cevaplar verdi.

Son olarak da İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ile oturup, Çeşme’de neler, nasıl yapılacak yol haritasını çok net bir şekilde paylaştı.

Görüştüğü tüm kesimler akıllarındaki soruları Bakan Ersoy’a sordular ve açık net cevaplar aldılar.

Tunç Soyer dâhil kimse Çeşme Projesi için olumsuz tek bir laf etmedi.

Şimdi gelelim ‘’HAMCI’’ Ekrem Oran’a;

İzmir’deki toplantılara çağrılmadığı için ortalığı birbirine katıp Çeşme’de alternatif toplantı düzenledi.

Alternatif toplantıda başta Turizm Bakanı olmak üzere her kesime aklı sıra mesajlar verdi.

Hamcı Ekrem Oran’a yine hafızası oyun oynamıştı.

Seçimler sırasında da yazmıştım. Ekrem Oran’ın ceviz yemesi lazım diye. Çünkü belli bir süre geçince olayları unutuyordu. Herhalde Çeşme Projesi’nde de hafızası onu yine yanıltmıştı.

Dün Bakan Ersoy’a “Çeşme Belediye Başkanı neden davetli değil?” diye sordular.

Bakan kibarca açıklamasını yaptı, “Bu konuyu en güzel ve ilk bilen kişi kendisidir bir yıl önce helikopter ile bu alanın üzerinde bir buçuk saat uçtum. Yere inince ilk aradığım ve görüştüğüm kişi Çeşme Belediye Başkanı oldu.Daha sonrada kendisini birkaç kez bakanlıkta ağırlayarak bilgi verdim” diyerek konuya noktayı koydu.

Herhalde bakandan şöyle bir açıklama beklenemezdi, “Tahmin ediyorum Çeşme Belediye Başkanı kendisini bilgilendirdiğimi unuttu. Hafızasını iyice zorlarsa hatırlar herhalde. Ben bugün İzmirli kanaat önderlerini bilgilendirmek için buradayım. Zaten birazdan kendisinin de başkanı olan Tunç Soyer’e bilgi vereceğim. Görüldüğü gibi kendisine bir ayrımcılık yapılmadı. Zaten bu toplantıyı düzenleyen İzmir Ticaret Odası, ben de burada misafirim.

Hamcı Oran ‘’fare dağa küsmüş, dağın haberi yok’’ misali ortalığı karıştırırken bazı bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlarda hemen sosyal medyadan “asarız, keseriz, yaptırmayız” videolarını paylaştı.

Şimdi Hamcı Ekrem Oran’a buradan bir tavsiyem var.

İnsanın belli bir çizgisi olmalı. Bir gün önce Çeşme’deki alternatif toplantıda esip gürleyen ve “Ham Yaptırmam’’ diyen başkanın ertesi günü televizyona çıkıp “ Ben Bakanıma bağlıyım. Ben Bakanımın önünde her zaman önümü ilikler karşılarım. Çeşme’de yatırıma karşı olmak vatan hainliğidir” demez.

Böyle olunca da insana sorarlar ne oldu da 24 saate değiştin?

Anlaşılan Ekrem Oran’ın daha çok ceviz yemeye ihtiyacı var.

Karar doğru; yöntem yanlış!

Benim de bir kaç sorum var;

İçişleri Bakanlığı Cuma gecesi, 31 ilde 2 gün sokağa çıkma yasağının başlamasına 2 saat kala duyuru yaptı.

Peki;

*Yasak gündüz açıklansa olmaz mıydı?

*24 de başlayacaktır diye ilan edileceğine, yasağın başlayacağı saat 24 de duyurulsa daha iyi olmaz mıydı?

*Bu milletin sokaklara döküleceği hesaplanmadı mı?

*Hesaplandı ise niye tedbir alınmadı?

***

Apartman görevlimiz Serkan Bey’e her sabah geceden hazırladığımız “ihtiyaç listesini” veriyoruz.

Sanıyorum çoğumuz da böyle yapıyoruz.

Sesi kapalı (çünkü artık izlemiyorum) ekrandan alt yazıya gözüm ilişince beynimden vurulmuşa döndüm.

Apar topar üzerime bir şeyler geçirip, alınacakları açık bir marketten temin etmek için kendimi sokağa attım!.. (Yaşım 65+ ama çaresiz çıktım)

O ne?

Zincir mağazalar kapalı, caddenin karşısındaki mini market baktım açık ama önünde upuzun bir kuyruk..

Güvenli mesafe nedeniyle kuyruk daha da uzamış, almış başını gitmiş!!!

Mecburen takıldık kuyruğa.

İnanmayacaksınız tam 43 dakika sonra sıram geldi; aldım ihtiyaçlarımı döndüm evime!..

***

Bir iki izlenim paylaşayım;

Günler öncesinden özellikle İzmir’in de içinde yer aldığı en riskli kentlerde “sokağa çıkma yasağı” ilan edilmesi için yazan-çizen, çırpınan insanlardan biriyim.

Ama tabi ki böyle değil!

Nitekim, market kuyruğundaki herkes homur homur homurdanıyordu(!)

İnsanların kızgınlıklarını, öfkelerini dışa vuran sözlerini burada yazmaya terbiyem müsait değil(!) önce bunu söyleyeyim.

Ortak görüş şuydu:

Yasağa evet ama uygulanma ve duyurulma yöntemi yanlış!.

İnsanlar bu konuda haklı.

Nitekim iktidarın; Cumhur İttifakı ortağı MHP bile, sokağa çıkma uygulamasına demediğini bırakmadı.

Yasak kararıyla sokakta oluşan kargaşa ve kalabalık için MHP Genel Başkan Yardımcısı Hidayet Vahapoğlu ve MHP Ordu Milletvekili Cemal Enginyurt’un isim vermeden İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu işaret eden şu sözlerine bakar mısınız?

“Yasağa 2-3 saat varken kararın açıklanması son derece yanlış. Kriz yönetimi özel bilgi ve birikim gerektirir. Ben yaptım oldu ile olmaz..”

***

48 saatlik sokağa çıkma kararının duyurulma ve uygulanma biçimi,  Covid-19 ile mücadele için oluşturulan “Bilim Kurulu” üyelerini bile çileden çıkardı.

Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü; “sokağa çıkma yasağı kararı sonrası gelen görüntüler çok vahim” dedi.

Hoca haklı..

Çünkü alt yazıyı okuyan halk bir anda marketlere, benzin istasyonlarına yığıldı.

Bu Covid-19 salgını için son derece olumsuz bir tablo.

Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Özlü’nün de görüşü böyleydi:

“Çok üzgünüm. İyi gidiyorduk, ama bugün ki karar sonrası sokağa taşan insanların etkilerini maalesef bir kaç hafta sonra acı şekilde yaşayacağız. Gelen görüntüler çok vahim gerçekten çok üzgünüm..” dedi.

***

Biliyor musunuz yasağın uygulama biçimine o meşhur, hükümete yakınlığı ile bilinen “Pelikancı” isimler bile söylemediğini bırakmadı.

Pelikan yapılanmasının önde gelen isimlerinden Medipol Üniversitesi öğretim üyesi Selman Öğüt (Atatürk düşmanlığı ile ünlenen) sosyal medyadan şu ifadeleri kullandı:

“Kimi diyor ki gece 02.00’da ilan edilmeliydi. Kimi diyor ki iki hafta önce duyurulmalıydı. Ama böyle ilan edilmemesi gerektiği açık..”

***

Yine iktidar yanlısı TVNet’ten İsmail Halis, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın fotoğrafını paylaşarak;

“Binlerce hekimi ile beraber emeğine yazık ettik” diye yazdı.

***

Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan’ın;

“Dünden ilan et, evvelsi günden ilan et. Olur mu yahu böyle şey? diyenler ne denli haklıysa, iki günlük sokağa çıkma yasağında bunca panikleyenler de o denli haksız..

Bir bilim kurulu üyemize atfen bir cümle dolaşıyor. Her şeyin özeti: Günlerdir kürekle kar temizliyorduk, çığ düştü” sözleri..

***

Haber Türk yazarı Nihal Bengisu Karaca’nın; “Bu geceye kadar üç aşağı beş yukarı salgın yönetimi iyi yürüyordu ama, süre vermeden sokağa çıkma yasağı ilanı nasıl bir kafadır? Bakkal market önlerinde en basitinden ekmek vs için yığılma olacağı belli değil mi? Bu öngörüsüzlük inanılır gibi değil.

On iki de başlayacak yasağı dokuz buçukta duyuranları değil de sokağa çıkma yasağı ifadesiyle travmatik ilişkisi olan kolektif bilincin fırına markete akın etmesini dalga konusu yapan ahmakları da Allah’a havale ediyorum” paylaşımı..

***

Independent Türkçe Genel Yayın Yönetmeni Nevzat Çiçek’in “Sokakta bu gece gördüğüm manzara ne sosyal mesafeye dikkat edildi Ne maske meselesine Millet acayip panikledi ve alışverişe hucum etti Bu gece inşallah hepimiz taşıyıcı olmadık..” sözleri..

Kısacası;

Yandaş da muhalif de koronovirüs belasının başlangıcından bugüne, ilk kez alınan bir kararın uygulamasında birleştiler.

İlginç değil mi?

***

Allahtan ki;

İzmirlilerin sokağa döküldüğü saatlerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in oluşan izdihamı engelleme çabası, panik havasını önemli ölçüde yatıştırdı.

Soyer’in, twitter hesabından ve sonrasında görüntülü olarak; “Paniğe kapılmayın. Kimseyi ekmeksiz, susuz bırakmayacağız; herkes evinde kalsın” sözleri yüreklere su serpti. İnsanların bir bölümünü evlerine döndürdü.

Soyer, “Günlerdir, haftalardır çağrısını yapmıştık. Karantina kararı alınması gerektiğini ifade etmiştik, başka bir yolu olmadığını söylemiştik.

Bu karar alındı. Ancak kararın uygulanması için 2 saat gibi çok kısa bir zaman dilimi bırakıldı. Bu da bir paniğe ve telaşa yol açtı.

Ancak buradan şunu ifade etmek istiyorum ki, herkes evinde kalsın. Paniğe, telaşa hiç gerek yok.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tüm kurumsal kapasitesiyle yarın ve öbür gün ayakta olacak. Her türlü ihtiyacınızı gidermek için elimizden ne geliyorsa yaparız.

Kimseyi ekmeksiz, susuz bırakmayacağız. Halk ekmek fabrikamız tam kapasitesiyle çalışmaya devam edecek.

Sakin olun, huzurlu olun. Biz varız” diye konuştu.

Ve bugünde Büyükşehir ile birlikte İzmir’deki tüm ilçe belediyeleri, sabahın köründen başlayarak ekmek dağıtımından tutun da, talep edilmesi halinde tüm ihtiyaçlar için seferber oldu.

Yani “Biz Varız”dendi.

İzmir’in en riskli bölgeleri…

Bugün değil ama belki yarın belki haftaya; İzmir’in korono salgınında niçin İstanbul’dan sonra en riskli ikinci kent olduğunu açıklayacağım.

Bu arada İstanbul New York benzetmesi yapılıyor ama, İzmir şu an, İstanbul’dan daha tehlikeli ve riskli durumda.

Aslında nüfusa göre vaka sayısını, ölümleri oranlarsanız İzmir ikinci değil “birinci” durumda.

Hiç hoş değil.

Bugüne kadar her konuda kent olarak birinci olmakla gururlandık ama bu kez ki birinciliğimiz, bu kentteki devlet temsilcilerinin vurdum duymazlığı, kaderciliği, bilimden çok “Allaha emanet”çiliğin sonucudur.

Günah!.

Bugüne kadar ölen ve bundan sonra hayatlarını kaybedeceklerin vebali altından bu dünyada olmasa bile ahrette nasıl altından kalkabilecekler merak ediyorum.

Ama biliyorum ki kalkamayacaklar, ezilip yok olacaklar!..

***

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın açıkladığı il il korona vakaları sayısının İzmir ile ilgili bölümünü ciddiye almalıyız.

Evimizin, işyerlerimizin kapısına kadar dayanmış olan, başımızı çıkarttığımızda ciğerlerimize yapışmak için fırsat kollayan Covit-19 virüsü biz İzmirliler için, beklenti ve öngörülerimizin çok üstünde can yakacak.

***

İzmir’de en riskli yerleşim bölgemiz Karabağlar. Karabağlar deyince ilçenin sadece güneyini düşünmeyin.

Bozyaka, Eşrefpaşa, Yeşilyurt, Basın Sitesi, Hatay, Nokta, Susuzdede, Poligon; ta Üçkuyular’a kadar, İnönü Caddesi’nin güney yakasını da kastediyorum.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, anımsayacaksınız 1 Nisan’da Türkiye’de il il vaka sayılarını ve ölüm sayılarını da açıkladı.

Tekrar bakalım:

İstanbul: 8 bin 852 vaka / 117 ölüm.

İzmir: 853 vaka / 18 ölüm.

Ankara: 712 vaka / 7 Ölüm.

Konya: 584 vaka / 7 ölüm.

Kocaeli: 410 vaka / 8 ölüm.

Sakarya: 207 vaka / 3 ölüm.

Adana: 197 vaka / 3 ölüm..

***

İstanbul şimdilik Türkiye’nin megapol şehri olarak, ülkemiz genelindeki vaka sayısına göre yüzde altmış gibi bir oranla ilk sırada yer alıyor.

ABD Michigan Üniversitesi’nden Sağlık Ekonomisi Uzmanı ve MEF Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanı Prof. Dr. Onur Başer’in İzmir ile ilgili ilginç değerlendirmeleri var.

Neden Karabağlar İzmir’in en riskli yerleşim bölgesi?

Karabağlar ne kentin en büyük ilçesi (yüzölçümü açısından), ne de nüfusu en çok yüksek ilçesi.

Ancak, kilometrekare başına düşen kişi sayısı bakımından İzmir’in en sıkışık yerleşim bölgesi.

Hatta, İstanbul’un ilçelerinin yüzde 68’inden daha sıkışık.

Hele Karabağlar Doğanay, Esenlik ve Reis Mahalleleri o kadar yoğun ki, çok dikkat edilmesi gerekiyor. Çünkü; virüsün yayılma hızı bu mahallelerde çok yüksek olabilir.

Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ve Karabağlar Belediye Başkanı Muhittin Selvitopu’nun başı bu mahallelerden ağrıyabilir.

Farklı önlemler almak şart.

***

Konak İzmir’in riskli ikinci yerleşim bölgesi. Başkan Abdül Batur’un ilçesinde tam 49 bin kişi, 65 ve üzeri yaşlı nüfus.

Başkan Mart ayı’nın ilk haftasından itibaren işi çok sıkı tutuyor. Belediyesinde 0-12 yaş çocukları olan kadın çalışanlar idari izinli. Diğer personel de “nöbet sistemi” ile çalışıyor. Gerisi evlerine gönderildi.

Başkan Batur, hem kendisi hem de kurduğu özel ekip, ilçesindeki  tüm 65 yaş ve üzerindeki insanları tek tek telefonla arayıp, önce hal-hatır sonra da bir istekleri olup olmadığını soruyor. Yardım isteyenlere de anındaanında ulaşılıyor, alışverişleri yapılıyor, ihtiyaçları karşılanıyor. İşsiz, dar gelirlilere de gıda paketleri dağıtılıyor.

Başkan Batur, gerçekten bu sıkıntılı günlerde adeta bir “Hızır” gibi yardım meleğine dönüşmüş durumda.

Kendisine bir uyarım var; Atamer Mahallesi’ne dikkat etmesi lazım. Burada yoğunluk çok fazla.

***

Aliağa, İzmir’in nüfusa göre 15.’inci, kilometrekare başına düşen kişi sayısı açısından 14.’üncü ilçesi ama, “sıkışıklık endeksinde” 3. Sırada.

Özellikle sıkışıklık oranı, Bahçedere Mahallesi’nde çok yüksek.

Öyle ki, Aliağa’nın bu mahallesi kadar yoğun bir mahalle İstanbul’da dahi yok.

***

İzmir’de riski en az bölgeler Seferihisar, Karaburun, Kınık ve Foça.

İzmir’de “risk” sırası şöyle:

1- Karabağlar,

2- Konak,

3- Karşıyaka,

4- Balçova,

5- Bayraklı,

6- Gaziemir,

7- Narlıdere,

8- Güzelbahçe..

***

Son söz: Lütfen, ne olur, yapmayın.. Evden dışarı mecbur kalmadıkça ya da zorunlu olmadıkça çıkmayın.

Her şey gelir-geçer.

Kimi deler de geçer, kimi sıfırlar da geçer.

Hepsini yerine koymak mümkün bir tek şey hariç.

Kaybedilen sağlık geri gelmez.

Unutmayın; kimse de sizin yerinize ölmez!!!

Ne yaşmış şu 65?

Sokağa çıkmayın..

Alışverişi siz yapmayın..

İnsanlara bir-iki metreden fazla yaklaşmayın..

Otobüse, vapura, metroya, tramvaya binmeyin..

Aman ha… Maazallah bulaşırsa, kurtuluşunuz yok. Ölüm kaçınılmaz!.

***

Acaba?

Kim koymuş bu sınırı?

Yani 64.5 olunca sokağa çık, 65 olunca “Evde Kal?”

64.5 olunca kurtuluş yüzde 90, 65 olunca ölüm yüzde 90..

Öyle mi?

***

Oysa; “gençlik” bir hayat devresi değil, bir akıl halidir.
Yıllar cildi buruşturabilir,
Ancak heyecanların bitişiyle ruh buruşur.
İnsan, kendine olan güveni kadar Genç,

Kuşkusu kadar Yaşlı,

Cesareti kadar Genç,
Korkuları kadar Yaşlı,

Umudu kadar Genç,
Bezginliği kadar Yaşlıdır..

***
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz,
İnsanları yaşlandıran ideallerinin bitmesidir.
Kalbi sevdikçe,
Neşe duydukça,
Güzellikleri fark ettikçe,
Beyni yeni şeyler keşfettikçe, herkes gençtir.
***

İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, oysa yaşamadıkça yaşlanırlar.
Unutmayın insan, yaşlı olmaya karar verdiği gün yaşlanır!.

***

Çok basit; girin Google’a ve yazın:

Kimler 40’ından 50’sinden sonra nasıl ünlü olmuş, popülerliğe ulaşmışlar?
Hadi, ben yardımcı olayım;
-Kristof Kolomb Amerika’yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmıştı.
-Pasteur 60’ında kuduz aşısını buldu.
-Mimar Sinan, Süleymaniye camisini bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye camisini tamamladığında ise 86 olmuştu.
-Galile, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.
-Şarlo, 76 yaşında film yönetmeniydi.
-Goethe, en büyük eseri Faust’u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti.
-Nobel ödüllü Alman Doktor Albert Schweitzer 88 yaşına rağmen Afrika hastanelerinde durmaksızın çalışarak ameliyat yapıyordu.
-Tolstoy 67 yaşında bisiklete binmeyi öğrendi!
-1994 yapımı Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption) filmiyle tanınan Morgan Freeman, 2005’te “Million Dollar Baby” ile yıllardır hayalini kurduğu Oscar’ı kucakladı.
-Dört defa İngiltere başbakanı seçilen Gladstone, İngiltere Başbakanlığı’na getirildiğinde yaşı; 83’tü!..

***

Neymiş?
60 yaşmış..
65 yaşmış..
Yaş 70’miş..
Geçiniz!
Her şey yürekte..
Bir de “Her şey beyinde biter..”
Bunu hiç unutmayın, olur mu?

***

Onun için;

Özellerinizi sahiplenin, sonuna kadar.
Kalplere dokunmaya devam.
İnsan biriktirin, sevginin/sevilmenin kıymetini bilin!.

***

“Dünya Şairi” Nâzım Hikmet’in 73 yıl önce yazdığı
“Yaşamaya Dair”indeki dizeler 60 yaşı, 65 yaşı, 70 yaşı, 75 yaşı, 80’leri, 90’ları o kadar güzel anlatır ki;

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanı ağır bastığından.”
***

Herkes 65 + yaştakilerle ilgili bir şeyler söylüyor, yazıyor, paylaşıyor.

Deniyor ki; Korona virüsü ile ilk kırımın olacağı yaş aralığı 65-80 arası olan nesil.

Peki kim bunlar?

1940 ile 1955 yılları arasında bu dünyaya merhaba demiş en genci 65, en delikanlısı 80 yaşında ve hala pek çoğu 18’lik ideallerinin peşinden koşan bir nesil..

Okulda ABD süt tozu içirilerek beslenmiş, bir garip nesil..

*

Hiçbirinin renkli çocukluk resmi olmamış..
Bazılarının ise hiç bebeklik çocukluk resmi olmamış..

*
Hiç biri kreş, dershane, özel okul görmemiş ama hepsi profesörlere ders verecek kadar bilgi sahibi olan bir tuhaf nesil..

*
Harp görmüş, darp görmüş..
Baskı, çatışma, görmüş..
En azı 5 ihtilal, 6 muhtıra, 7 post-modern darbeden sağ salim paçayı yırtmış..

*

En azı 10 ekonomik krizden nasibini almış..
Tecrübe abidesi yoklukla terbiye edilmiş, direnç abidesi bir nesil..
*

Bu nesil özel bir nesil, birbirini vatan için katletmiş..
Vurmuş, vurulmuş..
Dövmüş, dövülmüş..

*

68’liler de 78’liler de bu neslin deli tayları, bu neslin üretim harikası mı yoksa üretim hatası mı tartışılır ama bu neslin istisnasız tamamı karşılıksız hesapsız bu vatanı sevmiş..
*

1940 ve 1955 yılları arasında doğanlar gerçekten özel üretim, kardeşlik ve paylaşma duygusu zirve yapmış..

Çok kitap okumuş, en azı liseyi bitirmiş, hayatı yaşayarak öğrenmiş..
*

Bir çoğu okurken çalışarak okul harçlığını çıkarmıştır..
*

Ne ailesine ne devletine ekonomik yük olmamış, geneli bir baltaya sap olmuş ezilmiş ama ezik kalmamıştır..

*
Eğilmemiş, el etek öpmemiş, aç yatmış, kuyruğu dik tutmuş..

*
Kan kusmuş, kızılcık şerbeti içiyorum demiş; şahsına münhasır özel bir nesildir..

*
Görevini, sorumluluğunu bilen, onuru için bir pireye bir yorgan yakan, öfkeli hırçın bir acayip nesildir bu 1940 ile 1955 yılları arasında doğan dinazorlar..

*

Gençler.. İyi bakın, bunlar bu son kalan yumuşak gözüküp indiği yeri dağıtan bu neslin öfkesinden sakının..

Bunlar kimi sokakta oyun arkadaşım, kimi ilk okul arkadaşım..
Kimisi de ömrümüzü adadığımız bir ideal uğruna mücadele vermiş yol arkadaşlarım..
Sizin evinizde de bunlardan kalan varsa bunları korumaya alın..
Çünkü bunların nesilleri tükendi, üretimi sonlandı.

Neden bu nesil özel biliyor musunuz?
Bu neslin üzerinden silindir gibi devlet,
Dozer gibi dünya milletleri ezdi geçt.

Hayat bu nesli sınadı, öğüttü ama tüketemedi..

Bu çarktan kurtula bilen şükretmeyi, tevekkülü, sabırlı davranmayı yasamayı hayatta kalmayı bildi..

Bu nesil, ihanetin acısını, dost hançerinin sancısını, yoldaşlığı, arkadaşlığı, son lokmayı paylaşmayı, sadakati ve vefayı bildi.
Bu nesil, katı, aksi, deli, serttir.

Bir o kadarda merttir, hoş görülü ve merhametlidir.

Bu neslin yaşarken öğrendikleri bilgi ve kaybederken edindikleri tecrübe en büyük servetidir.

Yani bu 1940 ve 1955 yılları arasında doğan dinazorlar tam bir müzelik antika nesildir.

Onun için 1940 ile 1955, hatta 1960 yılları arasında doğmuş, hala inadına yaşayan, ana baba, amca, dayı, teyze, hala, yenge dede anneanne babaanne her neyiniz varsa değerini bilin!.

Çünkü bunlar elinizdeki son değerli hazinelerinizdir.

Oturun onlarla konuşun, dinleyin onlardan geçmişi öğrenin.

Sonra arar da bulamazsınız.

Çünkü onlar yakın tarihin son canlı kaynak kişileri, her biri iki ayaklı sözlü yakın tarih kitabıdır.

Benden söylemesi…
Gerisi size kalmış..

Almamak “Destek” Ama “Ötelemek?….”

Siyasetle işim olmadı, bu yaştan sonra da olmaz.

Çünkü iş insanı değilim ama profesyonel bir çalışan olarak geldim bu günlere.

Kısacası “tarafsız” ve “nötr” olmak zorundayım.

Medenice ve okumuş-görmüş-geçirmiş bir yurttaş olarak fikrimizi açıkca söylememiz gerektiğine inanıyorum.

Kırmadan, üzmeden, belden aşağı vurmadan.

***

Yaşadığımız dünyada zengin ve güçlü ülkelerle, zenginmiş gibi gözükmeye çalışan ülkeler arasında çok ciddi farklar var.

Güçlü olan ülkeler halkının cebine para koyabilecek kadar; vergi ve benzer mecburi ödemeleri 3 ay “ALMAMA” kararına varıncaya kadar ciddi önlemler alırken..

Zenginmiş gibi gözükenler ise “ÖTELEME” kararlarıyla bu yaşadığımız ciddi felaketi geçiştirmeye çalışıyorlar!.

Ancak; “ÖTELEME” demek, zamanı gelince borçlarımızın artması demek.

Bir ay içinde iki ödeme demek.

O nedenle bizde de olduğu gibi alınan ekonomik-sosyal karar ve yaptırımların bir destek olmadığını söylememiz gerekiyor.

Anlayamıyorum. Bir anlayanız varsa lütfen bana da anlatsın:

500 bin TL’ye kadar olan emlak alımlarında kredi desteğinin yüzde 10 daha artması mesela(!)

Ya da iç hat uçuşlarında KDV’nin yüzde 1’e inmesi(!)

Aslında sonradan gelmiş olan konaklama vergisinin kalkması (hele evde oturun dışarı çıkmayın diye de sürekli söylenen bir ortamda!!)

Soruyorum;

Bu desteklerin, çoğunluğu orta halli ve sabit gelirli olan benim, bizim gibi insanlara ne yararı var.

Söyler misiniz nasıl bir destektir bu?

Ciddiyim, anlayamadığım için bilen birileri varsa, öğrenmek istiyorum!!

***

Belediyeler ve özelleştirildikten sonra şirketler tarafından dağıtımı yapılan ve faturalandırılan su ve elektrik, doğalgaz parası 3 ay alınmasa; anlarım..

Bu bir destektir..

Hükümet ötelemek değil, 3 ay vergi almasa bu da bir destektir..

Çalışanların sigorta + muhtasar ve diğer tüm ödenmesi zorunlu olan giderleri 3 ay almayacağım dese, bu da bir destektir.

Kısacası…

ALMAMAK destektir..

Ama ÖTELEMEK; ancak çalışan bir düzende destek olabilir.

Sokağa çıkmayın + evinizde oturun + iş yerlerinizi kapatın diye ısrarla tavsiyede bulunulan bir ortamda, kimse kusura bakmasın ÖTELEMEK;

Bu ülkenin başta iş insanları, esnafı, tüccarı, çalışanları, şirketleri, fabrikaları, kısacası hepimiz için köstektir, “ekonomik kalkan” değil, tümüyle batışın ve iflasın başlangıcıdır.

***

Başta da söyledim.

Bu bir siyasi yazı değildir.

Bugün CHP’de iktidarda olsa, Millet İttifakı da ülkeyi yönetiyor olsa böyle yazardım.

Konu bu kadar net.
Ayrıca, birlik olalım yazıları, söylemleri çok hoş.

Zaten aksi yanlış.

Ancak birlik olalım derken yapılan eksiklikleri görmemezlikten gelmek, susmak da doğru değil.

***
Basit bir örnek; bir iş insanımız yakınıyor:

Adını da vereyim; Erdal Tütüncüoğlu..

Söylediği her şeye katılıyorum:

“Benim müşteri portföyüm neredeyse tamamı okul ve eğitim kurumları ve hepsi kapalı. Ama ben sıfır tahsilat ile senetlerimi, kiramı, personel maaşlarını, elektriği, suyu, interneti, telefonu vb nasıl ödeyeceğim?

Okullar kapalı ama bankalar açık!.

Öteleme olsa ne ye yarar, borç yükü daha da büyüyecek!.

Kredi vereceklerini farz edelim ki sicil affı yapılmadan sorarım kaç kişi faydalanacak?

Yani vurun abalıya durumu söz konusu şu an.

Evet şimdi destek zamanı bana gerçekten destek verecek birini arıyorum devlet yapmadığına göre?”

İşimiz zor..

Allah hepimizin yardımcısı olsun

Korona değil, cehalet öldürecek…

Eski Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ı suikast sonucunda öldüren adama hakim sorar:

“Sedat’ı neden öldürdün?”

Katil: “Çünkü laikti!.”

Hakim: “Laik ne demek?”

Katil : “Bilmiyorum!!!”

***

Mısırın ünlü edebiyat adamı rahmetli Necip Mahfuz’u öldürmeye çalışıp başarısız olan sanığa hakim sorar:

“Neden vurdun?”

Sanık : “Sokak çocuklarının hayalleri adlı kitabı yazdığı için..”

Hakim : “Peki sokak çocuklarının hayallerini okudun mu?”

Sanık: “Hayır!!!”

***

Hakim, yazar Faraç Foda’yı öldüren üç teröriste sorar:

“Neden Faraç Foda’ya suikast düzenleyip öldürdünüz?”

Suçlu: “Çünkü kafir!!!”

Hakim: “Onun kafir olduğunu nereden anladın?”

Suçlu: “Onun kitabından..”

Hakim : “Hangi kitabından anladın onun kafir olduğunu?”

Suçlu : “Ben okuma yazma bilmiyorum”

Hakim : “Nasıııll!!!”

Suçlu: “Ben okuma yazma bilmiyorum!!!”

Aslında tek suçlu var; cehalet!!!

***

Malum… Ülkemiz ve tüm dünya zor zamanlardan geçiyor. Umre’den dönen vatandaşlarımız karantinaya alındı, ama bundan pek hoşnut olmayanlar da vardı, gördük okuduk.

Utandık!

Umreden dönen bir yolcuya yerleştirildiği öğrenci yurdu “nasıl” diye sormuşlar.

Yolcu: “Ahır burası ahır” diyerek “karantina” mekanını beğenmediğini “karantinaya” alınmamak için kaçtığını söylemiş.

***

Karantina’ya alınan Umreciler karantina bölgesinde dışarı çıkmak için polislerin üzerine yürümüş Hatta içlerinden birisi engel olmaya çalışan polisin yüzüne tükürerek  ne demiş biliyor musunuz?

“Ben hastaysam, sen de hasta ol(!)” 

***

Takvimi biraz daha geri saralım. Geçtiğimiz haftalarda Cuma namazlarının topluca kılınmaması ile ilgili gerek sosyal medyada gerekse de farklı mecralarda uyarılar yapıldı.

Çünkü salgın bir hastalık süreci yaşanıyordu.

Onun için cemaat bir araya gelmemeli, olağanüstü koşullarda olağanüstü tedbirlere uymalıydı.

Bizimkiler ne yaptı?

Ya da cemaat ne dedi:

“Bunu isteyenler din düşmanıdır(!)”

***

Ya o sokak röportajları..

Bayan muhabir soruyor: Korkmuyor musunuz?

Adam: “Allah’ın verdiği canı Allah alır..”

***

Muhabir mikrofonu uzatıyor: Diyanet karar aldı ama siz hala namaz için camiye geliyorsunuz?

Cevap: “Diyanet’in kararını tanmayacağız; Allah’ın takdiri..”

***

Ve bir cenaze..

 Cenazenin içeriğine geçmeden önce Diyanet İşleri Başkanlığı’nın namazlarla ilgili tedbirlerini hatırlayalım isterseniz. Buna göre Cenaze namazları vakit namazlarından önce kılınacak, defin işlemleri kalabalık ortamlar oluşmadan gerçekleştirilecek, taziye evleri ve çadırları kurulmayacaktı. Buna rağmen o cenaze büyük bir kalabalıkla defnedildi. Bu kalabalığın içerisinde devlet görevlileri ve milletvekilleri bile vardı. Öyle ki Abdullah Ustaosmanoğlu’nun cenaze törenine katılan kimselerden bazılarının isimleri şöyleydi: İstanbul Müftüsü Mehmet Emin Maşalı, Din Hizmetleri Genel Müdürü Bünyamin Albayrak, AK Parti İstanbul Milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı, Fatih Belediye Başkanı Mehmet Ergün Turan, Bayrampaşa Belediye Başkanı Atila Aydıner…

***

Hepimizin din dâhil hayatta pek çok şeye inancı, ihtiyacı ve bağlılığı olabilir.

Lakin bu inançlarımız salgın dönemlerinde bile kaba bir taraftar ruhu ile sokaklarda dolaşmamalı, holiganlığa dönüştürülmemelidir.

***

Oysa İslam bilime-aydınlığa karşı bir din değildir.

Umrecilere,  namazı camide kılmak için ısrarcı olan cemaate hatırlatırım:

Hz. Muhammed Mustafa’nın “salgın hastalıklar ” konusundaki sünneti/tavsiyeleri apaçık ortadayken ne zaman unutuldu/unutturuldu da birileri inatla namazımızı Camii’de kılacağız diye gözünü karattı!

***

Bu arada Hz. Muhammed Mustafa’nın temizlik konusundaki hassasiyetini söylememe gerek var mı?

-Sanmam!

Ne demişti Hz. Nebi Muhammed Mustafa, “Temizlik imandandır.”

Ve…

Salgın hastalıklar konusunda Hz. Muhammed Mustafa’nın en bilinen sözlerinden biridir; “Eğer bir yerde salgın hastalık olduğunu duyduysanız oraya gitmeyin. Eğer salgın hastalığın olduğu yerdeyseniz oradan da dışarı çıkmayın” der.

Yani. Karantina!

Bu kadar açık ve nettir!

***

Bakınız… Hiçbir kutsal kitap böyle başlamaz!

-İlim, ilim, ilim…

Hz. Muhammed Mustafa ne demişti; “Ben ilmin şehriyim, Ali ise onun kapısıdır; öyleyse ilim isteyen kapıya gelsin…”

Ve…

Bu sadece dini bir ilim midir?

-Değildir!
Peki, İslâm bilime karşı mı?

Sahi, öyle midir?

-Değildir!

Hz. Muhammed Mustafa şöyle der; İlim Çin’de olsa dahi gidiniz onu alınız…”

Hatta.. Şunu da der, Hz. Muhammed Mustafa;

“İlim çöpün üzerinde olsa bile gidiniz onu alınız…”

***

Ya, İslâm dünyası hep bugün bizimkiler(!) gibi, cahil – cüheyla”mıydı?

-Değildi…

Cabir bin Hayyamları, Farabileri, Ömer Hayyamları, Hekim Razileri, El Cahizleri, İbni Sinaları…

Kimdi bunlar nereliydi?

Patagonyalı mı?

– Hepsi Müslüman âlimlerdi…

Özellikle dokuzuncu yüzyıl, “altın çağ”dı.

Tıp, Matematik, Kimya, Cebir…

İlk göz ameliyatları…

Dünyanın dört bir yanından İslam Dünyasına  ilim tahsil etmeye gelirlerdi!

Ya şimdi???

Kurtuluş ve çare yok; hepimize bulaşacak…

Niyetim asla panik yaratmak değil; ama bilin ki öyle ya da böyle bir gün hepimiz bu korona virüsü ile tanışacağız. Yani ben dahil hepimize bulaşacak.

Çare yok..

Kurtuluş yok!.

Durun canım, “bulaşacak” demek, “öleceğiz” anlamına gelmiyor.

Yapacağımız tek şey, alacağımız önlemlerle bu “buluşmayı” mümkün olduğu kadar ertelemek, geciktirmek ileri tarihlere atmak..

Ne kadar geç olursa o kadar iyi..

Çünkü “buluşma sürecini” geciktirmek, virüs tehlikesini o kadar hafif atlatmakla eşdeğer..

***

Çok okuyorum, “korona” nın görüldüğü ülkelerdeki yayınlar da dahil hepsini takip etsem de; uzman değilim. Doktor değilim.

2016 yılı sonunda kanser bulgusuyla üç yıllık mücadele sürecimde çok sayıda doktor arkadaş edindim.

Beni kanserden tamamen arındıran bu arkadaşlarla diyaloglarım devam ediyor.

Adını kullanmama izin vermediği için yazamıyorum ama, bana bir doktor (profesör) olarak gönderdiği bilgileri sizlerle paylaşmakta fayda görüyorum….
***

Sosyal medyayı kullanmam. Ama takip ederim.

Bu virüs yüzünden sana bir şeyler yazayım istedim çünkü neredeyse 15 Ocak’tan bu yana, yani 2 aydır bu hastalık üzerine bilimsel makaleler de dahil çok fazla okuma yaptım.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Bu virüsten kaçış yok arkadaşlar. İstisnasız hepimiz yakalanacağız.

Ama ne kadar geç yakalanırsak o kadar iyi, bunu en sonda açacağım.

Aynen grip virüsünde olduğu gibi önümüzdeki yıllar, on yıllar boyunca bu virüsle yaşamayı öğreneceğiz. Emin olun bu kesin.

Şu an alınan karantina, tatil, izin vb önlemlerinin tamamı virüsün yayılma hızını yavaşlatıp, sağlık sektörünün çökmemesini sağlamak üzere alınıyor.

Çok hızlı yayılımda hastanelerin yoğun bakım üniteleri çıkmaza giriyor ve bila mecbur İtalya örneğinde olduğu gibi hangi hastanın yaşayacağına, hangisinin öleceğine karar verilmesi gereken berbat bir durum ortaya çıkıyor.

***

Virüs dediğimiz şeyler aslında öldürücü, şeytani birer düşman değiller. Onlar da aynen bizim gibi üzerinde konuşlandıkları alan sayesinde yaşayan canlılar.

Zaten genelde hayvanlardan bize geçiyorlar ve evet, hayvanları genelde öldürmüyorlar. Çünkü kendileri de yaşamak için üzerinde yaşadıkları canlılara muhtaçlar. Yüzyıllardır hayvanlarla beraber yaşamaya alışmışlar.
Peki biz neden ölüyoruz?

Çünkü birbirimizi tanımıyoruz. Virüs kendini hala hayvan vücudunda zannediyor. Yeni yerleştiği konağın şartlarını henüz bilmiyor. Belli bir süre geçtikten sonra hem bizler onlara bağışıklık kazanacağız hem de onlar kendi sonsuz yaşamları için mutasyona uğrayacaklar.

Böylece beraber yaşamaya alışacağız.

***

Aranızda “herpes labialis” adlı virüsü duyan oldu mu hiç?

Duymadınız ama kendisi dünyanın en yaygın virüslerinden birisi ve bir kere vücudumuza girdikten sonra biz ölene kadar vücuttan atılamıyor.

Peki ne yapıyor bu virüs?

Dudağınızda uçuk çıkarıyor. O kadar işte.

Bizi öldürmüyor çünkü biz ölürsek kendisi de yaşayamıyor.
Grip virüsü de hemen hemen öyle. Öldürücülük oranı Yüzde 0.1 civarı ve genelde zaten vücudunda kronik sorun olanları öldürüyor.

Her sene ve her sene dünyada yarım milyar insan grip virüsüne yakalanıyor. Bu şekilde birlikte yaşamaya alıştığımız tonla virüs var.

Korona virüsler (sars, mers vb) ile de yaşamaya alışacağız (tabii mers ile belki 1000 yıl sonra).
***

Sadede gelirsem, dediğim gibi hepimiz bu virüse yakalanacağız. Hatta belki birçoğumuz yakalandı bile ama fark etmedi. Ve hatta hastalığı da atlattı.

Vücudu virüsle yaşamaya çoktan alıştı ya da virüs o vücutta yaşayamadı ve başka konaklara geçti.

Bu konuda en güzel örnek Diamond Princess gemisi. Gemideki 3700 kişinin 700’ünde test pozitif çıkmış. Ama bu 700 kişinin 350’si hastalığı hissetmemiş bile. Ve hala da çok sağlıklılar. Yatak döşek yatmıyorlar. Ki yaş ortalamaları da baya yüksek.
Peki neden böyle?

Çünkü o 350 kişinin bağışıklık sistemi çok güçlü. Yani bu hastalıkta en önemli şey bağışıklık sistemi. Aramızda bağışıklığı iyi olanlar, spor yapanlar, doğru besinleri alanlar, sigara içmeyenler vb. bu hastalığı belki hissetmeyecek bile. Belki hafif bir grip gibi atlatıp hayatlarına devam edecekler.

***

Ne yapmak gerekiyor?

Öncelik vücut direnci.

Spor ve hareket. Sonrası beslenme.

Özellikle meyve sebzeler ile daha spesifik şeyler, mesela sarımsak, yoğurt, kefir, yeşil çay vb.

Sonrası ise besin takviyeleri. Özellikle C vitamini, çinko, beta glukanlar (1.3 ve 1.6) ve kara mürver ekstresi.

Meyve sebzeler ve takviyeler eğer kendinize de dikkat ederseniz bu kışı atlatmanızı sağlayabilir.

Çünkü bağışıklık sistemini çok dirençli hale getiriyorlar.

***

Dediğim gibi, bu virüsle yaşamaya alışın. Önümüzdeki yıllarda, hatta belki aylar ya da haftalarda mutasyona da uğrayacak, ya daha ölümcül olacak, -ki kendi de kaybeder, bu yüzden bunu düşük olasılık görüyorum- ya da o da bizimle yaşamayı öğrenecek.

Aşısı bulunsa bile mutasyona her uğradığında aşı işlevini kaybedecek.

Grip aşıları da öyledir. Sizi sadece geçmiş senelerin grip virüslerinden korur. Yenilerinden değil. Yani tam koruma sağlamaz. Tam koruma her zaman için bağışıklık sisteminizdir.

***

Dediğim gibi virüsün canlılığını devam ettirebilmesi için bulunduğu konağı öldürmemesi ve başka konaklara geçebilmesi gerekiyor. Bunun için de mecburen mutasyona uğramak zorunda.

Mutasyon dediğimiz şey ise nesille alakalı ve virüsler çok hızlı üreyip öldükleri için bizler de yıllar alan nesil değişimi onlarda saatler alabiliyor. Bu sayede çok hızlı mutasyon geçiriyorlar. Ve büyük bir olasılık süre geçtikçe virüs bulaştığı kişiyi öldürmeyecek şekilde mutasyon geçirecek.

Yani bu virüsü ne kadar geç kaparsanız tehlikesi o kadar az olacak.
***
Evet, hepimize uğrayacak bu virüs ama ne kadar geç uğrarsa o denli şanslı olacağız.

Bu yüzden olabildiğince evden çıkmamak, hijyene dikkat etmek, gerekli şekilde beslenmek, hareket etmek ve gerekli takviyeleri almak gerekiyor.

Bunları yapanlar emin olun hepimizden uzun yaşayacak.
Özetle..
1- Kendinizi karantinaya alın. Virüsle en geç temas edenler en şanslı olacak
2- Hijyen. Olabildiğince temizliğe dikkat edin.
3- Meyve sebze yiyin.
4- Bağışıklığa iyi gelen sarımsak, kefir, yoğurt gibi besinler tüketin.
5- Bağışıklığa çok iyi gelen besin takviyeleri ve vitaminler alın. Örnek: beta glukanlar, C vitamini, çinko, kara mürver ekstresi vb.
6- Hareket edin ve evinizde spor yapın.
7- Sigarayı bırakın.
8- Bol su için..

***

Teşekkürler dostum..

Teşekkürler hocam..

Mustafa Kemal’i sevmeyenler hiç düşündünüz mü?..

Çanakkale Türklüğün yeniden var oluş destanıdır.

18 Mart bize çok şeyler öğretti.

En başta;

Ne kadar Türk,

Ne kadar Müslüman,

Ne kadar insan olduğumuzu öğretti.

Yetmedi;

Çanakkale’nin bir destan olduğunu, destanların nasıl yazıldığını ve bize Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığını öğretti.

***

18 Mart 1915 tarihi Türk’ün yeniden dirilişidir.

Bu tarih, defnedilmek istenilen ve “Hasta Adam” olarak tabir edilen bir milletin yeniden can bulması, yeniden diriliş tarihidir.

İngiltere Başbakanı Winston Churchill kendisine yöneltilen “Çanakkale’yi geçebilecek misiniz?” sorusuna verdiği cevapta…

“Beş dakikada Çanakkale’yi geçer, beş çayını da İstanbul’da içeriz” diyerek Türk milletinin o tarihteki güç ve kuvvetinin ne kadar zayıf olduğunu anlatmaya çalışmıştır,

***

Çanakkale elinde tüfeği, tüfeğinde mermisi olmayan, ancak yüreğinde vatan ve millet sevgisi yanan bir neslin yedi düvele verdiği insanlık dersidir.

Bu ders sonucu “Beş dakikada Çanakkale’yi geçer, beş çayını da İstanbul’da içeriz” diyen Winston Churchill Türk Milletinin yüceliğini ve yenilmezliğini gördükten sonra;

“Biz, Çanakkale’de Türklerle değil, Tanrı ile savaştık” diyerek Çanakkale’de aldığı dersi tarihin altın sayfalarına yazdırmak zorunda kalacaktır.

***

Winston Churchill’in aldığı bu dersten insanlık adına, hürriyet adına, demokrasi adına mangalda kül bırakmayan Avrupalıların da ders alması gerekir ama, onların çıkarları bütün değerlerin üzerinde olduğundan böyle bir olguyu göremezler.

Çünkü onlar insanlıktan, hak ve hukuktan bihaberdirler.

Onlar sadece istila eder, işgal ederler.

Demokrasi götürüyoruz palavraları ile bütün haklara tecavüz ederler. Çanakkale Zaferi bize “Gavurun ayak bastığı her yerde kan fışkırdığını” öğretmiştir.

Her zaman ve her zeminde bu gerçeği unutmamak lazımdır.

***

Avrupalıyı böyle özetledikten sonra gelelim Müslüman ülkelerine.

Arapların bizleri arkamızdan vurmasını bir tarafa bırakırsak onları en iyi Ömer Hayyam tarif etmektedir. Ömer hayam bir rubaisinde der ki!.

Bir elde kadeh, bir elde Kur’an

Bir işimiz helal, bir işimiz haram.

Şu yarım yamalak dünyada

Ne tam kâfiriz ne tam Müslüman.

Bu tanımdan sonra dönüp; bir- bir İslam ülkelerine bakalım.

Acaba, kaç ülke kendi ayakları üzerinde insan gibi yaşamasını biliyor?

Hiç bakmayın göremezsiniz!..

Hepsi biri birini boğazlamakla meşgul,

Tetiği çeken de “Allahuekber” diyor, mermiyi yiyen de..

Öldüren de “Allahuekber” diyor ölen de..

Köle ruhlu toplumlardır bunlar.

Ayaklarının üzerinde duramazlar.

İlle ki birilerinin boyunduruğu altında yaşamaya alışkındırlar.

Bu yüzden Ortadoğu coğrafyasında bu ülkelerin hiç birisi Atatürk’ü sevmezler çünkü onların tarihlerinde hiç biri zaman bir Atatürk gelmemiştir gelmez de..

Saddam’a tapan Irak halkı Amerika’nın attığı kementle Saddam’ın heykelini yıktıklarında attıkları sevinç çığlıkları o toplumun ne kadar dengesiz, ne kadar cahil ve ne kadar kör ve nankör olduklarını göstermiyor muydu?.

Bu sadece bir örnektir.

Suriye’ye baktığımızda tarihin tekerrürden ibaret olduğunu görebiliyoruz.

***

Gelelim 18 Mart’a…

Yazımın girişinde de değindim; 18 Mart sadece vatanımızın kurtuluşu ile sınırlı değildir. 18 Mart aynı zamanda arımızın, namusumuzun, gönderde dalgalanan bayrağımızın, minarelerde okuduğumuz ezanların kurtuluşudur.

Çünkü hürriyeti olmayan milletlerin inançlarını yaşamaları mümkün değildir.

Eğer ki 18 Martta Çanakkale geçilseydi bu gün ay-yıldızlı bayrağımız olmazdı gönderde..

Çan çalardı minarelerde..

Ayşe’nin adı Suzi, Hasan’ın adı Hans olurdu!

Ne hürriyetimiz ne istiklalimiz olurdu!!!

Bize hürriyet ve istiklalimizi sağlayan o büyük lider Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının, “Ben sizlere ölmeyi emrediyorum” emrine tereddütsüz itaat eden tüm kınalı kuzuların ruhları şad, mekânları cennet olsun.

Onlara minnettarız.

Koronavirüs salgınında yeni trend(!)

“Herkes uzman olmalı..

Önce kendini sonra çevresini eğitmeli!.”

Koronavirüs salgınında yeni trend bu..

Ne uzmanı?

Yok be kardeşim, sizlerden hastalığın uzmanı olmanızı değil, tedbirlerin uzmanı olmanız isteniyor.

Hayır mı?

O zaman “oku bakalım”; belki aklın başına gelir!!!

Hikâye odur ki, bir alim, İran Şahı için satranç oyunu geliştirmiş. Karşılığında da oyunun ilk karesi için bir pirinç tanesi, ondan sonraki her kare için de bir öncekinin iki katı kadar pirinç tanesi istediğini söylemiş.

Şah şaşkınlık ve memnuniyetle kabul etmiş. Sonra saymaya başlamış adamları..

Birinci kare 1, sonra 2, 4, 8, 16, 32…

Bir dakika!. 10. kareye geldiklerinde 1.024 olmuş sayı, 20. kareye geldiklerinde 524 bin 288 olmuş.

32. kareye geldiklerinde ise 4 milyarı geçmiş.

Ve nihayet 64. kareye vardıklarında, alime borçlu oldukları pirinç tanesi sayısının 18 kentilyon olduğunu görmüşler. Kentilyon ne?

Vallahi ben de bilmiyorum. Çünkü sizin de benim de hayatımızda kullanmadığımız kadar yüksek rakamlar bunlar. Milyar kere milyar demek olmalı kentilyon!!!

Zaten dünyada o kadar pirinç de yok.

***

Buna geometrik artış diyoruz. Bir şey sürekli ikiye katlanarak çoğalıyorsa; ne kadar hızla çoğalacağını hayal etmekte insan zihni zorlanır

Matematik bilenler bunu “biliyor” ama idrak etmek yine de zor.

Ne yazık ki korona virüsü geometrik olarak yayılıyor.

Allahtan, hasta miktarı her gün ikiye katlanmıyor. İkiye katlanma hızı bazı yerlerde üç gün, bazı yerlerde altı güne kadar çıkıyor.

Şimdi pirinç örneğini düşünün. İkiye katlanma hızının iki gün olması ile altı gün olması arasındaki farkı hayal etmeye çalışın..

Edemiyoruz ama çok çok büyük bir fark bu..

Bir kişi hastalansa ve 33 defa bu rakam ikiye katlansa, tüm dünya hasta oluyor.

Bu ikiye katlanma iki günde bir gerçekleşiyorsa başka, 6 günde bir ise bambaşka bir sonuç çıkıyor.

Çok sıkı müdahale ile bunu daha da yavaşlatırsak, tamamen başka bir sonuç..

Hastanelerde birkaç yüz hasta ile bütün ülkenin kapanması arasındaki fark işte bu..

***

Diyelim ki yavaşlatamadık.

Ne olur?

Çin’de olanları çok ciddiye alamadık. Uzak dedik, hastalığın merkezi orası, buralara sıçramaz diye düşündük. Müdahalede geç kaldılar, Çin’in sağlık sistemi o kadar iyi değildir diye düşündük.

Ama belki de asıl önemlisi Çin’de salgının doruğunda neler olduğunu tam olarak öğrenemedik. Kapalı bir sistem çünkü. ***

Sonra İtalya’yı vurdu. İtalyanlar önce tedbir aldılar. Sonra turizmi baltalar diye korkup, önlemleri gevşettiler; Milan durmuyor dediler halka..

Ve 2 hafta sonra İtalyan doktorlar bize Çin’de duymadıklarımızı anlattılar.

Rakamlar, istatistikler, ölüm oranları, vs. değil. Onları Çin’de öğrenmiştik.

Bize bir hikâye anlattılar, resmettiler. Bir trajedi, hem de dibimizde, Avrupa’da!!!

Ve bu hafta, bu hikâyeyi duyduktan sonra, Avrupa ülkeleri kendilerinin de aynı İtalya gibi olduğunu, sadece satranç tahtasında bir kaç kare geride olduklarını görüp, korktular.

İtalyanlar ne anlattı ve çıkan sonuç ne?

Herkes hayatına aşağı yukarı normal devam ettiği için, salgın hızla yayıldı, yavaşlatılamadı. Hastaneler hazırlık yapıp beklediler.

Sonra bir gün, birden hastalar akın etti. Önce başa çıkabildiler. Ancak bir noktada yoğun bakım üniteleri doldu. Ve o noktada trajedi dediğim ve Batılı, barış zamanında yetişmiş birinin hayal edemediği bir şey yapmak zorunda kaldılar.

Savaş zamanı protokolüne geçerek, kimin hayatının kurtarılmasına öncelikli karar vermeleri gerekti.

Bu sırada kalp krizi geçiren, kaza yapan, grip olan diğer hastalar da gelmeye devam ediyordu. Ve doktorlar odalardan taşmış hastalara bakıp, hangisi tedavi edilirse daha fazla yaşar, kimin iyileşme ihtimali daha fazla gibi kriterlere göre hastaları tedavi etmeye başladılar.

Kim yaşayacak, kim ölecek karar vermek zorunda kaldılar.

Çin Wuhan’da olduğu gibi, yeterli ünite olsa yaşayacak hastalar kaybedildi.

Ülkede acil ve radikal önlemler alındı nihayet. Ama çok geç kalınmıştı belli ki.

İtalya’da hayat durdu. Gerekmiyorsa evden çıkılmıyor. Bütün ülke kapandı, şehirler, sokaklar bomboş.

Salgın yavaşlatılabilseydi, hastalık yavaş yayılacak, hastaneler herkese bakabilecek ve diyelim ki bir sene içinde neredeyse herkes hastalansa da bu korkunç durum yaşanmayacaktı.

Yani satranç tahtası gibi yükselen eğriyi düzleştirip, salgın hızı yavaşlatılabilirdi.

***

Nasıl?

Sosyal mesafelenme kavramının ne kadar önemli olduğu anlatılmalıydı İtalyan halkına.

Yapılmadı..

İşte bugün biz İtalya’nın düştüğü hataya düşmemeliyiz.

Biliyorum, kolay değil.

Çünkü bizim yaşamımız birbirimizle olmak üstüne kurulu. Beraber okullara gidiyor, beraber yaşıyor, beraber çalışıyoruz. Kocaman marketlerde, AVM’lerde alışveriş ediyor, onların merkezi havalandırmalarından binlerce kişinin soluğunu içimize çekiyoruz, dokundukları yüzeylere dokunuyoruz.

Ama bu salgında bunları yapmayı bırakmamız lazım.

İyi de nasıl?

Çoğumuz işe gitmek, bunun için de tıklım tıklım toplu taşımaya binmek zorunda.

Pek çoğumuzun katılacağı toplantılar, kongreler var.

İnsanın yaşam devam ederken kendisini çekmesi pek kolay değil, Bunun maliyeti yüksek, bazen de mümkün değildir.

İşe gitmiyorum diyebilir misiniz?

Zor!!!

Amaaaaaaa bir ülkede, bir şehirde salgın başladıysa aşama aşama insanların birbirinden mesafelenme alması şarttır.

Salgın gelmeden sadece elimizi yıkayıp, öpüşmemek gerekirken, başlayınca evde oturmak en doğrusu. O nedenle devletler okulları kapatmaya, spor müsabakalarını seyircisiz oynatmaya, kongre, konser, büyük toplantıları yasaklamaya, insanları evde oturmaya davet etmeye başladı bu hafta. Türkiye bu işte erken davrandı, çünkü biz daha ilk karelerdeyiz.

Oysa Fransa, İspanya’da salgın çok ilerledi ve daha yeni alıyorlar bu tedbirleri!!!

Neden daha önce yapılmadı? Çünkü kolay değil. Ekonomi sarsılacak. Bu önemsiz değil. Bazı sektörler çökecek, geçici olsa da, bazı sektörler küçülecek, bazı insanlar işlerini kaybedecek, günü gününe kazanıp harcayan dar gelirliler çok kötü etkilenecek, yiyecek alacak para bulamayacak, okullar tatil edilince anne-baba çalışıyorsa çocuklara kim bakacak?

Bunlar anlamsız değil, çok ciddi kaygılar.

***

Bakın efendim;

Sokağa gereksizce çıkan her insan bilmeli ki, kendisi sağlıklı olsa da salgını hızlandırma potansiyeli taşıyor.

Çare birbirimizden uzak durmak..

Türkiye, okulları kapatarak, kongreleri durdurarak tüm sosyal aktiviteleri erteleyerek, biraz geç de olsa camileri toplu ibadete kapatarak, erken ve iyi önlem aldı. Bu çok iyi oldu.

Ama Diyanet, işin içine etti!.

Sen kardeşim, gidecekleri o ülkede salgın hastalık varken, on binlerce insana nasıl olur da “Umre”ye gitme izni verirsin, organizasyonun baş aktörü olursun?

Ey Diyanet…

Biliyor musun; bu senin yaptığını “şeytan(!)” bile yapmaz..

Hadi onları “ölüme” gönderdin..

Peki bizim; 80 milyon insanın suçu ne?

***

Bu bir tatil değil arkadaşlar..

Bu bir eve kapanma seferberliği..

O’nun için gerekmedikçe evden çıkmayın!.

Çünkü mesele siz değilsiniz, biziz, hepimiziz…..

Birbirimiz için tedbir almalıyız. Gezmeyin. AVM’lere gitmeyin. Evinizde ibadet edin. Taraftar grubunuzla buluşmayın. Kafelere, kahvelere gitmeyin. Arkadaşlarla buluşmayın. A-sosyal olun. Çevrenizdekileri de a-sosyalliğe ikna edin.

Elim sık sık ve uzun uzun sabunlanmaktan kurudu diye üzülmeyin yakınmayın; bu iyi bir işaret. Demek ki doğru olanı yapıyorsunuz.

Gün birlik ve dayanışma günüdür.

Birbirimize yardım eli uzatma günüdür.

Bu virüs ile ancak böyle baş edebiliriz…